Yazılar

Adam Olmak

Hasan Kalafat,  2010

 

“Adam” sözcüğünün diğer bütün anlamlarını bir kenara bırakıp, sadece  bu yazı ile ilgili olan anlamlarına baktığımızda şunları görürüz: Adam : Yüksek mevkide olan kimse, ünlü kimse. “Yıllardır bu okuldan çok sayıda adam yetişti” cümlesinde olduğu gibi. Diğer anlamı şöyle: Erdemli, dürüst, yürekli, güvenilir, tutarlı kimse. Bu yazının ana teması, birinci açıklamadaki anlam değil ;  yüksek mevkilere ulaşmış olmak kişinin kendisini ilgilendiren bir başarısıdır. 
Burada yazmak istediklerim, “adam” sözcüğünün, ikinci anlamı: erdemli, tutarlı, dürüst insan ! 
Çünkü bu anlamların  ifade ettiği tüm erdemler, sadece o kişiyi değil, o kişinin temas  halinde bulunduğu tüm insanları ilgilendirir. Halkımız da “adam olmak” deyiminden bunu anlamış, ve bir anekdotla bunu Türk kültürüne işlemiştir: Mala, mülke mevkiye sahip olmakla “adam olunamayacağını”  dile getiren anekdot, hepinizin bildiği şu öyküdür: Adamın biri oğlu haylazlık yaptıkça “oğlum sen adam olamayacaksın” dermiş. Oğul, babayla olan kavgaları  sonrasında kasabadan ayrılmış. Baba-oğul yıllarca görüşmemişler. Gel zaman git zaman oğul vezir olmuş. Oğul böyle bir makama ulaşınca, babasının yanıldığını ona göstermek için, adamlarını  gönderip onu makamına getirtmiş ve “Baba, bana hep adam olamazsın derdin, ama bak vezir oldum” demiş. Bilge ruhlu baba da ona “Oğlum, ben sana vezir olamazsın dememiştim, adam olamazsın demiştim” diye cevap vermiş.

Kendimize, ailemiz bireylerine ve çevremizdeki insanlara karşı davranışlarımızı, mal-mülk ve mevkilere karşı tavrımızı mizaç ve karakterimiz tayin etmektedir. Mizaç ve karakter ise genel larak şu üç etken tarafından belirlenmektedir:

Bütün insanlar doğuştan -haklar itibariyle- eşittir. Ama yetenek ve zeka açısından eşit oldukları söylenemez. Doğuştan var olan önemsiz farklılıklar, aile ve çevrenin sağladığı olanaklar ve eğitim sayesinde giderilebilir. Kendi yeteneklerini geliştirememiş nice insan, başkaları tarafından engellendiğini düşünerek ya da ileri sürerek psikolojik bir rahatlığa kavuşur.
Can Yücel böyle düşünenlere çok güzel cevap verir:     “Şartlar ve 
olaylar kim olduğumuzu etkilemiş olabilir, ama ne olduğumuzdan kendimiz sorumluyuz”.

Doğru ve iyi olanı yapmak için, doğru ve iyi olanı bilmek yeterli değildir. Doğru ve iyi olan nedir? Dinci bir insana göre doğru olan “şeriat ilkelerine göre yönetmek ve yaşamak” doğrudur. Çağdaş bir insana göre ise doğru, demokratik bir ortamda, başkalarını rahatsız etmeyecek şekilde kendi inançları doğrultusunda yaşamaktır. Doğru ve iyi olanı yapabilmek için, olgun bir toplumun içinde gelişmek ve doğru bir karaktere sahip olmak gerekir. Eğer karakter olgun değilse, okul eğitimi hiçbir işe yaramayacaktır. 
İnsanın karakteri, onun kaderini tayin edecektir. Karakter genetik midir? Kısmen evet, ama karakteri tümüyle tayin eden çok karmaşık etkenler olmakla beraber, sonuçta yine yukarda belirttiğimiz karakteri  genetik+eğitim+çevre oluşturur. 
Freud’a göre, insan aslında bencil ve antisosyal bir yaratıktır. Toplum onu ehlileştirmeli, yani uygarlaştırmalıdır. Zaten nevrozlar da ona göre, toplumun birey üzerindeki bu uygarlaştırıcı etkisinin sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Ama Fromm’a göre insanın tabiatı, Freud’un öne sürdüğü gibi kötü değildir. İnsan tabiatı bir anlamda ne iyi, ne de kötüdür, yalnızca birtakım olanaklarla donatılmıştır. İnsan tabiatı gelişmek, açılmak, tüm olanakları ile gerçekleşmek, başka insanlarla ve dış dünya ile bütünleşmek ve özdeşleşmek istemektedir. Bunları gerçekleştirme ortamı bulamadığı zaman, doğal ve normal gelişmede bir sapma olmakta ve kötülük dediğimiz şey ortaya çıkmaktadır. Fromm’a göre kötülük insan tabiatının ayrılmaz bir niteliği değil, sağlıksız sosyal ve kültürel çevrelerin ve yanlış eğitim teknik ve yöntemlerinin bir ürünüdür (Fromm).

Yaşam inişlerle ve çıkışlarla doludur. Yaşamın yollarından geçerken güller de vardır, dikenler de. İnsan dümdüz bir yolda geçirmez yaşama sürecini. Bebeklikten itibaren yaşadıkları, doğuştan yanında getirdiği zeka, kavrama ve yetenek gibi özellikleri şekillendirir. Bazen yetenekler köreltilir, bazen yetersiz olan yetenekler bile ilgi ve gayretle mükemmel düzeylere çıkarılır. Bazen sakin ruhlu bir bebek, ana-babanın hırçınlığını yaşaya yaşaya onlardan da hırçın, sinirli ve geçimsiz hale gelir. Sevgi içinde büyütülmemiş çocuğun, çocukken de, büyüdükten sonra da başkalarına sevgi duyması ve sevgi vermesi çok düşük bir olasılıktır.

Çocukluk boyunca çevre, çocuğun küçücük dünyasında  uçsuz bucaksız ve kavraması zor bir dünyadır. Tökezler, düşer çocuk. O nedenle çocukluk çağında her iki kolumuza girip bize yardım edecek kimselere ihtiyacımız vardır. Çocuk yaşta, çocuk her türlü bilgiye açıktır. Çocukluk yaşlarında dini inanç şekillenmeye başlar. Küçük çocuklar her türlü aşırılığa kolayca inandırılabilirler. Ne yazık yanlış ellerde büyüyen çocuklara... ama asıl ne yazık bu ülkenin geleceğine !!! Çocuk yaşlarında insan sevgisi, hayvan sevgisi, cevre bilinci makul bir inançla yetiştirilen çocuk, kendi çağına göre olgunlaşmış olur ve gençlik çağının sorunlarıyla daha kolay başeder.

Genç kişi kendisine bir yaşam yolu çizmeye çalışır. Düşündüklerinin ve yapmak istediklerinin çevre tarafından takdir görmediğine tanık oldukça, toplum içinde yalnız olduğunu düşünmeye başlar. Hem hırçın, hem alıngan olurlar. Deneme-yanılma ile kendi doğrularını bulur ve kişiliklerini oluştururlar. Bu dönemde iyi bir rehberi olana ne mutlu.

Ve sonunda insan erişkin yaşa ulaşır. Erişkin olmak ile olgun olmak farklı şeyler. Bilgi edinmenin ve sevgi kazanmanın nasıl sonu yoksa, olgunlaşmanın da sonu yoktur. “Ben artık olgunlaştım, bu son durak” demenin olanağı yoktur. İnsanın kendisi, toplum ve uluslar, kısaca tüm dünya devamlı değişmektedir. Her şey değişirken insanın ulaştığı bir yerde çakılıp kalması olası değildir. Kişi devamlı “daha, DAHA ÇOK !” olgunlaşmaya açıktır, yetenekleri ve kapasitesi bu açıdan sınırsızdır. Olgunlaşmış  insan, bizim “adam” dediğimiz insandır. ”Adam” diyebileceğimiz adam, çağının oluşturduğu kültür birikimine yabancı olmayan, kişilik sahibi, iyi ahlak sahibi bir insandır. Adam, kendisine sağlanan ortamda, kendi bilgi ve yeteneklerini geliştirerek olgunlaşmakta olan ya da olabildiğince olgunlaşmış bir insandır. 
Fromm toplumdaki yıkıcılığın ve kötülüklerin kaynağını, bugüne kadar insanların kendilerini bulup geliştirebileceği sağlıklı bir toplumun hiç kurulmamış olmasına bağlar.

Sağlıklı insan, sağlıklı bir ailenin, sağlıklı bir çevrenin, sağlıklı bir toplumun ürünüdür. Sağlıklı insanlar da sağlıklı bir toplumu oluştururlar. Fromm şöyle demektedir : “İnsan insanla sevgiye dayalı bir ilişki kurmalıdır. Toplumda kardeşlik, dayanışma ve işbirliğine dayanan bağlar kök salmalıdır. Toplum insanın diğer insanlara ve topluma otomat gibi uyacak yerde , kendini, kendi güçlerinin öznesi olarak görmesini sağlamalıdır. Toplum gerçekleri saptırmadan ve putlara tapma ihtiyacı duymadan, insanın belli bir amaca yönelmesine ve kendini birşeye adamasına , temel ihtiyaçlarını karşılamasına ve yaratıcı eğilimlerini gerçekleştirmesine imkan vermelidir”. Fromm böyle bir toplumu “sağlıklı toplum” olarak nitelemekte olup, sağlıklı bir toplum içinde sağlıklı insanların yetişeceğini, nevrozluk ve kötülüklerin ortadan kalkacağını, yani ahlak problemlerinin çözülebileceğini öne sürmekteydi.

Biz erdemlerimizi geliştiremezsek, bizden sonraki kuşak, bizim gerçekleştiremediğimiz yerden başlayacaktır; dolayısiyle uygarlık ve insanlık koşusunda,  toplum olarak hep biraz gerilerde olacağız. Sağlıklı toplumu hep özleyerek geçecek insanlarımızın ömrü.

Sağlıklı toplum, sağlıklı bireyler yetiştirir. Ama o sağlıklı toplumu oluşturmak için de, sağlıklı bireyler gerekir. İnsan  önce kendi yaşamını düzenlemelidir. Sağlıklı bir birey, sağlıklı yaşar. Sağlıklı yaşamaktan amaç, sadece “sigara-alkol içmemek”, “spor yapmak”tan ibaret değil. Sağlıklı yaşamak, ahlak ve erdem sınırları içinde, kendi varlığını geliştirmek, bir birey olmak, kendi olmak demektir.

Çok para kazanmış olmak ya da yüksek mevkilere herhangi bir şekilde gelmiş olmak “insan olmak” ile, “adam olmak” ile eşdeğerli midir? Girişte de belirttiğimiz gibi, mala veya mevkiye sahip olmak, gerçek anlamda olgun, kendini yetiştirmiş , ailesine , ülkesine ve insanlığa yararlı bir insan olmayı sağlamaz.  Mevki ve güç, doğru insanın elindeyse ondan korkmaya gerek yoktur; eğer o mevkiye sahip kişi olgun bir kişiliğe sahipse, insanlık erdemlerini geliştirmiş ve geldiği mevkiyi ya da sahip olduğu zenginliği  etrafındakilere egemen olmak için değil, aksine onlara hizmet etmek için kullanıyorsa sorun yoktur.

Burada adam olmak ve erdemli olmak deyimlerini biraz daha açmak isterim: Adam olmak ve erdemli olmak deyimleri, kişinin yaşama bakış açısına göre de değişebilmektedir. 
Gençleri sadece bilgi ile donatmak, ama onlara örnek olacak iyi ve olgun davranışlar gösterememek ve onları böyle eğitememek, okumuş, ama ahlaken kolayca dejenere olacak kuşaklar yetiştirmeye yarar. Yıllar önce yazlık bir bölgede akşam yemeği yerken, mühendis olduğunu öğrendiğim genç bir adam, bir mafya mensubuna övgüler düzdükten sonra onun elini öpmüş ve gayet bilinçli bir şekilde “benim babam, babaların en iyisi” diyecek kadar bayağılaşmıştı. Ama bu adam, üniversite bitirmişti.

Mühendis veya hekim olmak için eğitim ilkokulda başlar, dersanelerde ve sınavlarda ömür geçer... ama “yaşam nedir ve nasıl yaşanmalıdır?”  konusunda en ufak bir eğitim verilmez; bu yolda bir çaba gösterilmez. Herkes iyi kötü yaşadığı için, herkes kendin yaşamı doğru ve doya doya yaşadığını sanır. Çağdaş kapitalist toplum, mutluluk, bireysellik ve kişisel menfaatüzerine kuruludur. İnsana yaşamın amacının mutluluk olduğunu değil, kendine tevdi edilen görevleri yapmak, başarı, para ve saygınlık kazanmak olduğunu öğretmektedir. Mutluluk sadece “zevk almak” şeklinde değerlendirilmemelidir.

 Mutlu insanbirey olabilen, iyi ve kötüyü başkalarının isteklerine göre değil, kendi özgür bilinciyle kararlaştıran kişidir. Özgür kişi mutludur. Başkasının yönlendirmesi olmadan, otoriter bir düzende kendi inançları dışında yaşamak zorunda kalmadan, can ve mal güvenliği sağlanan bir ortamda yaşayan  insan, mutlu insandır. Tek tip insan talebi olan, insanların farklı olmasına tahammülü olmayan teokratik veya faşist bir düzende insan nasıl mutlu olabilir? 1979 dinci ihtilali sonrası İran’ı 3 milyon insanın terkettiğini, direnen 500 bin civarında insanın da öldürüldüğünü hatırlatmalıyım. Mutluluk sadece bir ruh hali değildir. Mutluluk, hiçbirşey yapmadan, rahat rahat yaşamak da değildir. Mutluluk çaba gerektirir. Mutlu olmak için özgür olmak gerekir dedik. Toplumun biçimlendirmelerini aşabilmak, kalıpların dışına çıkıp kendini bulmak çaba gerektirir. Ama bunu yaparken “farklı olman nedeniyle”, hocası olduğun öğrencilerin tarafından da tartaklanabilirsin, çok yeni gazete haberlerine göre.   İnsan, insana özgü niteliklerini geliştirmek zorundadır. Kendini geliştirmek için başvuracağı kaynak, insanın kendi aklıdır.

Akıl, insanı hayvandan ayıran en önemli özelliktir. İnsanlık tarihinin dinamik olması , yani devamlı değişip gelişmesi, insan aklının sonucudur. İnsan, aklı sayesinde içinde yaşayacağı toplumu oluşturmuştur. Yine aklı sayesinde, toplumun kendisine işlemeye çalıştığı köhnemiş gelenek ve davranışlardan ve yanlış paradigmalardan kendini kurtarmalıdır. Ama insan aklı, otoriter rejimlerde bile insanın mutluluğunu muhafaza etmeye çalışır, insan yorumlarını yeni düzene  göre geliştirir. İnsan, toplumun diğer bireyleriyle uyum sağlayabildiği sürece mutludur. Kendi kültüründen olan insanların çoğunun paylaştığı ya da otoriter yönetimlerin öne sürdüğü düşünceleri “gerçekmiş” gibi kabul etmek de insanın özelliklerindendir. Böyle bir durumda insan özgürlüğünden vazgeçebilir, kendini, kendi dışındaki güçlerin elinde manipüle edilecek bir araç haline getirebilir, kendi benliğini onların içinde eritebilir. Onlardan biri haline gelince takdir edilir, davranışları “doğru” diye tasvip edilir, birey “doğru” düşündüğünü veya davrandığını düşünür, böylece kendine güveni bile artar. Dini ya da siyasi görüşlerde bu böyledir. Dindar bir çevrede, dini ibadetlerini yapmaya başlayan bir genç, diğer dindarlar tarafından takdir edilir, “aferin” denilir. Genç kıza başörtüsünün ne kadar çok yakıştığı ve ne kadar da doğru davrandığı söylenir ; genç kız da kendini mutlu hisseder, doğru davrandığı inancı pekişir. Onlardan biri olur, davranışları etrafından onay görür. Ama, o insan artık bir “birey” değildir. Sadece toplumun belli bir kesiminin basit, üretmeyen, farkedilmeyen bir üyesidir. O kendi değildir. Otorite tarafından, yani içinde bulunduğu toplum tarafından  “erdemli” diye nitelendirilir, ama doğru mu?

 Erdemli insan, insana yakışan iyilik özelliklerine sahip insandır. İnsan olan insan, yani “adam”, erdemli bir insandır. İyi karakterli, iyi ahlaklı insandır. İş ve aile çevresinde sevilen, saygı duyulan kişidir. Erdemli insan, iyi ve doğru davranışları kendi özgür bilinciyle tercih etmiş olmalıdır. Bazı görüşlere göre erdemli olmak, kendine ait özelliklerden vazgeçmek, başkalarını mutlu edecek davranışlar taşımak demektir. O nedenle, insan erdemli olayım derken, kendi kişiliğinden ödün verir, kendi olmaktan uzaklaşır. Nietzsche, başkalarına duyulan sevgiyi bir zayıflık ve kendini feda ediş olarak görür; kendini düşünmeyi, bencilliği ve kendini sevmeyi bir erdem olarak kabul eder. Erdem, gerçekten her zaman, kişinin gerçek karakterini göstermiyor olabilir. Korktuğu için dürüst görünen bir kişi, gerçekte fırsat bulsa ahlaksız biri olabilecektir. O nedenle, karakter yapısından ayrılmış erdem, hiç de değerli olmayabilir. Ahlakın konusu karakterdir. Bir ahlak incelemesinin konusu da tek tek erdemler ya da kötülükler değil, erdemli ya da kötü karakterdir.  

Kişilik, bireyi diğerlerinden ayıran, onu tek ve özel hale getiren kalıtsal ve edinsel ruhsal özelliklerin tümü tarafından oluşturulur. Kişiliği mizaç ve karakter oluşturmaktadır. Mizaç doğuştan gelir, sonradan bilinçli olarak az-çok değiştirilebilir: sinirli bir insanın, bunun bilincine varıp, tepkilerini kontrol altına alması gibi. Mizaç, ahlaki sonuç yaratmaz. Ama karakter, ahlaki sonuçlar yaratır.

İnsan karakterini açıklamada bugün genetik, psikolojik ve çevresel olmak üzere üç farklı deterministik model kullanılmaktadır ( Cüceloğlu).

Doğuşundan itibaren insan bir “olgunlaşma süreci” içinde bulur kendini. Bunun sonunda bir “birey” çıkar ortaya. Olayları algılamaları, olaylara tepkileri, yaşama bakış açıları, yaşama biçimleri, sevgileri... birbirinden tamamen farklı insanlar ortaya çıkar.

19. yüzyılın sonuna gelinceye kadar, iyi bir insanın ve iyi bir toplumun nasıl olması gerektiğine dair çokça yazılmış ve teoriler ileri sürülmüştür: tek tanrılı ve tanrısız dinlerbirçok  ideolojiler ve tarikatlar, hatta bazı felsefi akımlar insanlara iyi insan olmanın, sağlıklı toplum kurmanın yollarını göstermek iddiasıyla ortaya çıkmışlardır.

Bir gün Narkissos  büyük bir ormanın orta yerindeki gölgeli bir pınara varır. Çevresinde hiç kimse yoktur. Su içmek için eğilir ve suda kendi yansımasını görür. Suda olağanüstü güzel bir yüzün yansıması vardır. Pınarın başında hayran hayran kendine bakarak konuşmaya başlar. Hiçbir şeyin farkında değildir. Kendine aşık olduğunun bile. Kendi görüntüsüne ulaşmak için her çareyi dener. Ama ne yapsa sonuçsuz kalır. O pınarın başında açlık ve yorgunluk içinde , sefil bir yaşam sürmeye başlar. Sonuçta tümüyle güçsüz düşen Narkissos, bu pınara düşerek boğulur. Narkissos’u bulmak için gelen su perileri, onun öldüğünü , ama yerine bir çiçek bıraktığını görürler. Sonradan onun adına izafeten “nergis” diye isimlendirilecek bir çiçek.

Narkissos’un öyküsü, kendini bu ölçüde sevmenin ne denli derin bir sevgisizlik anlamına geldiğini anlatıyor. Gerçekten de, insanın tüm yaratıcı enerjisini , sevgi ve akıl güçlerini dumura uğratırcasına kendine yönelmesi, tam bir duygusal sağırlık ve körlük durumudur. Narsizm, bireysel ölçüde olduğu gibi, toplumsal ölçüde de yaşanabilir. Her insanda bir ölçüde narsizm vardır. Ama ölçüsüz narsizm, marazi bir sevgidir. Hastalıklı narsizmde, birşeyi başarmak değil, ona sahip olmaktır önemli olan. Buna göre bir kişinin akademik, sanatsal ya da sportif başarısından dolayı gurur duyması, doğal ve insani bir durumdur. Oysa hastalıklı narsizmde kişi, fiziksel görünüşü, güzelliği, rengi, cinsiyeti, dinsel inancı, etnik kökeni, zenginliği... gibi nedenlerden dolayı aşırı gururludur.. Kişi şu yada bu nedenlerle başkalarından üstündür. Kendisine hayran olduğundan, kabahat hiçbir zaman onda değildir. Dünyada yanlış veya kötü ne varsa hep “ötekiler” yüzündendir.  Çünkü kendileri hep iyidirler.

İnsanın “diğerleri” hakkında bu kadar suçlayıcı olması, insanın kendisine ve insanlığa yabancı olmasındandır. Kendine ve insanlığa yabancılaşmış bir kişi, başkaları küçük olmadan , büyük olma duygusunu yaşayamaz. Onların çok çalışmak, başarılı olmak gibi tasaları yoktur. Çünkü sahip oldukları etnik köken, dinsel inanç , sosyal sınıf... vb özellikler, üstün olmaları için yeterlidir. Bu tür insanlar genellikle usta bir hamaset konuşmacısı, ya da tam aksine silik bir izleyicidir. İçi boş konuşmalarını sunarken, jest ve mimikleriyle beden dillerini ustaca kullanırlar. Fırsat buldukça bu tür gösterilerini dinsel veya ulusal ritüellerle süslerler. Düşman bazen aynı etnik kökenden gelen, ama dinsel ya da politik olarak kendi gibi düşünmeyen vatandaşlarıdır. Kendileri gibi düşünmeyen herkes düşmanlarıdır. Bu tür insanların ellerinden düşmanlarını alırsanız, birden bir hiç olurlar. Düşmana sahip olmak, aynı zamanda dostlara sahip olmak demektir. Böylece bir inanç topluluğu içinde “işe yaradıkları” inancıyla kendilerine güvenleri artar, arkadaşları gibi düşündükleri için “ne kadar doğru “ düşündüğü için mutlu olur, kendine ait en ufak bir düşünce kırıntısı olmaz. “Şef” onun için zaten düşünmektedir, böylece kollektif bir kimlik içinde eriyip giderler. Vatan kurtaran(!) bir siyasi akımın içindeyseniz, diğer akım mensuplarına karşı mücadele etmeniz(!) gerekmektedir. Ya da kutsal bir davanın müridi iseniz, sizin inançlarınızı paylaşmayan herkes dinsizdir(!). Genellikle oldukça tutucu ve iyi örgütlenmiş olan narsistlerin en önemli özelliklerinden biri, liderlerine duydukları ölçüsüz hayranlık ve sadakattir. Liderin kişiliği adeta davanın kutsallığı üzerinde duran kıraliyet tacına benzer. Bağnaz ve sıkıcı yaşamları içinde , özeleştiriye yer yoktur. Bağımsız düşünceye ve özgün insan kimliğine kinle dolu olan bu tür insanlar, başkaldırıyı en büyük insanlık suçu sayarlar. Kendilerine yöneltilecek en küçük eleştiriye bile öfkeyle saldırırlar. Kendilerini eleştirmeye kalkan insanları kötü niyetli ve düşman olarak bellerler. Diğer insanlarda sürekli kusur bulurlar ve onları küçümserler. Narsist insan, eşini, çocuklarını veya yanında çalıştırdığı insanları, kendi varlığının uzantısı olarak görür. Bu insanlar onun gereksinimlerini karşılamakla yükümlüdür. Kendilerininkinden başka  hiçbir yasa, kural veya değer tanımazlar.

Çağdaş Alman felsefecisi Heidegger, “insanı arayan adam” olarak bilinir. Her insan, içinde bulunduğu sosyokültürel yapı ve ego gereksinimlerinin farklılığı nedeniyle, değişik yönelimler gösterir. Eğitimsiz basit halk, toplum tarafından yaygın kabul gören ortalama değerlerle benliklerini şişirirler. Böylece kendilerini bağımsız bir insan olmaktan, yani düşünmek ve yaşamak zahmetinden kurtarırlar. Başkalarından değer ve kabul görmek, en büyük varoluş ihtiyaçlarıdır. Her türlü önyargı ve bağnazlık bu insanlar aracılığı ile kuşaktan kuşağa taşınırlar. İnsan sürekli bir değişim ve gelişim içinde bulunur. Herşeyin değiştiği bir süreçte, insan doğasının değişmeden sabit kalması mümkün değildir. İnsan varlığının gerçek zamanı, geçmiş, gelecek ve şimdiki zamanın iç içe geçtiği bir bileşkedir. Olmak, kendi bireysel varlığını bu üç zaman boyutunda bütünleştirdiği anda, gerçek anlamda var olur. Türkçesi, insan sadece bugünün eseri değildir. İnsan geçmişten gelen kültürel davranışların içinde yoğrulur, günün koşulları ile geleceğe yönelik beklentiler ve umutlar tarafından biçimlendirilir.

 

Artık 20. yüzyılda, geçmiş binyıllarda ya da yüzyıllarda olduğu gibi insanlara davranış kurallarını veren öğretiler yoktur . Böyle hayaller artık bulunmamaktadır. Çağımızda insanın ve toplumun eleştirel incelenmesine önem verilmiş, iyi bir insanın nasıl olması gerektiği üstü kapalı bir şekilde ima edilmiştir. Ama daha iyi bir insan ve daha iyi bir toplum hayallerinin bulunmaması, insanlarda genel bir hayal kırıklığı yaratmaktadır. Bu hayal kırıklığını bir dönem siyası/ekonomik akımlar yönlendirmişti, bugünlerde bu hayal kırıklığı eskiyi yeniden inşa etmek düşleriyle giderilmeye çalışılıyor. Oysa toplumlar dinamik yapıya sahiptirler, yani devamlı değişime. Ama geriye değil, ileriye.

Yaratıcı ve özgür olmayan bir karakterin önemli özelliklerinden biri de boyun eğmedir.

Böyle bir kişi için etkinlik demek, böyle bir üstün otorite için hareket etmek demektir. Ve üst otoritenin beklentileri gerçekleştiriliyorsa, içinde bulunduğu gurup tarafından  “adam” diye nitelendirilir. Ama dıştan kendisine empoze edilen ve insan aklının bugün erişmiş olduğu evrensel düşün düzeyine ters olan bir dünya görüşünü benimsemiş olan bir kişi, ne kadar “adam olmuş” olabilir?

Karakteri yaratıcı ve özgür olmayan bir insanın bir sorun karşısındaki tepkisi şu olacaktır : “Benim yapabileceğim bir şey yok!”. “Yapamam!”. Sorunun kendinden kaynaklanmadığını ve yapacak bir şey de olmadığını söyler. Farklı seçenekleri araştırıp nasıl yardımcı olabileceğini araştıramaz. Etrafında olup bitenlerin kendi dışında cereyan ettiğini ve onlara kendisinin yön veremeyeceğini düşünür. Devlet dairelerinde buna benzer sayısız memurla karşılaşırsınız.

Yaratıcı kişi kendi denetimi altında olmayan olayları değiştiremez, ama sorunları nasıl algılayıp kabulleneceği ve onlara karşı nasıl tepki vereceği yine de bireyin kontrolü altındadır. İnsan, sevmediği kişilerle veya sorunlarla da birarada yaşamasını bilmelidir. Şöyle bir özdeyiş vardır : “Tanrım, bana değiştirebileceğim ve değişmesi gereken şeyleri değiştirme cesaret ve gücünü; değişmesi mümkün olmayan şeyleri de olduğu gibi kabul etme olgunluğunu ve ikisinin arasındaki farkı anlayabilecek bilgeliği ver”.

İnsan yaratıcı güçleriyle

Daha önce de belirttimiz gibi, toplum dinamiktir, bilgi, teknoloji ve olanaklar devamlı gelişmekte ve değişmektedir. Toplum yapısı da değişecektir. İnsan nasıl değişmez? Eğer bir insan değişmemekle övünüyorsa, onun akıl sağlığından bile kuşku duymak gerekir. Herşeyin her on yılda bir allak bullak olduğu bir Dünyada, insan nasıl değişmez?
Ama insan ya özgürdür, ya  da başka insanlara bağımlıdır. Bu çelişki nasıl aşılacaktır ? Gerçekci insan, dünyayı ve etrafında olan biteni maddi görünüşüyle mükemmel kavrar. Ama görünen gerçeğin arkasındaki gerçekleri araştırmak zorunda hissetmez kendini. Gerçekci ormandaki tek tek ağaçları görür; ama ormanın bütününü değil. Yaratıcı insan Dünyayı akıl ve sevgiyle kavrar. Akıl gücü ona, yüzeyin altında kalan şeyleri anlamak ve objesiyle etkin bir ilişki kurarak , objenin özünü kavramak imkanını verir. Sevme gücü ise kendisini bir başkasından ayıran duvarı aşmasını ve onu anlamasını mümkün kılar.

İnsan toplum içinde ya başkalarıyla beraber yaşamayı becerebilir, ya da içine kapanıp diğer insanlardan uzaklaşır. Başkalarıyla beraber yaşayanların birçoğu ya özgürlüğünü kaybetmiştir, ya da hiçbir zaman zaten özgür olmamıştır. Böyle bir kişi ya başkasını yutarak ya da kendisinin başkası tarafından yutulmasına fırsat vererek yalnızlığından kurtulmayı umar. Başkalarını yutarak yalnızlıktan kurtulmak, sadizm, kendinin yutularak özgürlüklerinden vazgeçmek ise mazoşizm olarak bilinir.

Mazoşizm, insanın kendi benliğinden kurtulmak, özgürlüğünden kaçmak ve kendini başka birine bağlayarak güvenliğe ulaşmak için yaptığı bir denemedir. Böyle bir bağımlılık çeşitli biçimlere girebilir: Fedakarlık, görev ya da sevgi... gibi. 
Sadizm, yani başkalarını yutma dürtüsü, sevgi, aşırı bir koruma duygusu, “haklı ve yerinde görülen “ bir egemenlik ve söz geçirme, “haklı ve yerinde görülen”  öç alma ... vb şekillerde ortaya çıkar. Başkasını çaresiz bir obje haline getiren sadistik davranış, yıkılılıkla karıştığı ölçüde zalim bir biçim kazanır.

Çalışmak ve dinlenmek, uygar insanın özelliğidir. Ama işkoliklik ile tembellik aslında aynı bozulmuş ruh halinin iki ayrı versiyonudur. Nevrotik bir kişinin çalışma yetenekleri dumura uğrar. Ama nevrotik kişi çevresine ve iş dünyasına uyum sağlamış gibi görünüyorsa, bu kişinin de dinlenmekten ve rahatlıktan zevk alamadığına tanık oluruz. Yaratıcı bir insan, çalışmak kadar dinlenmenin de gerekli olduğunu, işten ayıracağı zamanlarda benliğini geliştirebilecek başka uğraşlarla ilgilenebileceğini bilir. Amaç, daima insanın kendini, kendi olanaklarını ve kendi benliğini geliştirmek olmalıdır. Anılarını yazmak, şiirler karalamak, yürüyüşler yapmak sinema-tiyatro ve konserlere gitmek, yeni kültür ve yerler tanımak üzere seyahatler yapmak için insan kendine zaman ayırmak zorundadır.

 

Kant, Aydınlanma Çağının en çok tanınan  ahlak teorisyenidir. Kant’a göre başkasının mutluluğunu istemek bir erdemdir, ama kendi mutluluğunu istemenin ahlakla ilgisi yoktur. İnsan ahlak yasalarının kutsallığı karşısında kendini küçük görmelidir. Bireyin mutluluğu, ancak bir millet ve devlet içinde mümkündür. Devletin mutluluğu, yurttaşların rahatı ve mutluluğu demek değildir. Kant bu yüzden en zorba yönetim altında bile insanın başkaldırma hakkını kabul etmemektedir. Geçen yüzyılın devrimci fizikcisi Albert Einstein ise “Dünya kötülük yapanlar yüzünden değil, kötülüklere seyirci kalıp hiçbirşey yapmayanlar yüzünden yaşanmaz bir yer olmaktadır” demişti. Yani haksız ve çağdışı davranış ve yönetimlere karşı, Kant’ın aksine direnmeyi savunuştur. Nietzsche de başkalarına duyulan sevgiyi bir zayıflık ve kendini feda ediş olarak görmüş ve reddetmiştir. Nietzsche kendini sevmeyi ve bencilliği erdem olarak nitelemiştir. Sonuç olarak, bu iki görüşün ortalaması alınabilir: İnsani bir varlık olarak başkasını sevmek erdemse eğer, kendimi sevmem de erdemli bir davranış olmalıdır; ben de bir insanım sonuçta. Başkalarına duyulan sevgi ile, kendimize duyduğumuz sevgi, birbirini imkansız kılan iki seçenek olmamalıdır. Gerçek sevgi yaratıcılığın ifadesidir, ilgi, bakım, saygı , sorumluluk ve bilgiyi gerektirir.

Anne-baba, devlet, din, toplum gibi kurumların telkinleriyle insanın içinde otoriter bir vicdan biçimi oluşur. Otoriter vicdan, Dünyaya ve olaylara baktığımız gözlüktür, paradigmadır. Gerçekte kişi içinden gelen sese uygun davranmaktadır, ama kişinin içindeki sesi şekillendiren, dıştan gelen telkin ve taleplerdir. Kişi vicdanının gösterdiği yönde hareket ettiğini söyler, ama gerçekte dış otoriteden korktuğu için öyle davranmaktadır. İnsanların kendi vicdanlarından kaynaklandığını sandığı bir suçluluk duygusu, gerçekte dış otoriteden duyduğu korkudur. Dış otoritelerin yasa ve yaptırım güçleri, insanın vicdanı haline gelmektedir. Kişi otoritenin kendi içinde yarattığı vicdana uygun davranırsa ödüllendirileceğini ( iyi evlat, iyi vatandaş, iyi müslüman olarak cennet ile) umar. Aksine, dış otoritelerin kendi içinde oluşturduğu vicdana ters davranırsa cezalandırılacağını ( dışlanacağını, cehenneme gideceğini...) düşünür. Böylece toplum, çeşitli yollardan, insanın değerlendirme yeteneklerini etki altına alır. Otoriter vicdan, Freud’un tanımladığı süper-ego ile identiktir.

Otoriter ahlakta en büyük suç, otoritenin kurallarına başkaldırmak, onu eleştirmektir. Böylece itaatsizlik, en büyük günah, en büyük suç olmaktadır. Bu din kurallarını tartışırken de, toplumun düzenini eleştirirken de böyledir. Dış otoritelerin, insan içinde vicdanı şekillendirmesi iki sonuç yaratmaktadır: Bir kere dış otoritenin doğru ve haklı olduğunu, onun her şeyi ve en doğruyu bildiğini peşin olarak kabul eder. Bu nedenle dış otoriteye boyun eğer, onu olduğu gibi kabul eder, asla eleştirmeye cesaret edemez. Edecek olursa günah işlemiş olacağından, vicdanı onu çok rahatsız eder. İkinci sonucu da işte budur: Kişinin kendi vicdanı, dış otoritenin yerine geçer. En az dış otorite kadar acımasız olur. Dış otoritelerin bekçisi, artık insanın kendi vicdanı olur. Kişi eleştiri özgürlüğünü kaybeder, kendi olmaktan uzaklaşır, başkalarının kuklası olur. Çocuk anne- babasının istediği şekilde biri olamamışsa suçluluk duymaya başlar.  Az yediği, erken uymadığı, oyuncaklarını arkadaşlarıyla paylaşmadığı için ana-babasının istediği gibi bir çocuk olamadığı için devamlı bir suçluluk haline gelir. Suçluluk duygusu uyandırmak, çocuğun iradesini zayıflatmanın en garantili yoludur. Genç anne-babalar, çocuklarına davranırken, onların kendi kararlarını kendileri veren bireyler olmalarını istiyorlarsa, onların iradesini zayıflatacak  ithamlardan kaçınmaları gerekir.

İnsanın kendi vicdanının sesini duyabilmesi için, ara sıra kendi kendisiyle başbaşa kalması gerekir. Çağdaş insan, kendine zaman ayırmakta zorlandığı için, yaptıklarını, ettiklerini akıl süzgecinden geçirip eleştirecek zaman da bulamaz. Ayrıca insanlar, kendi içlerinden gelen sesi dinlemeyi de bilmezler. İnsan  “ara sıra kendi vicdanının sesini dinlemelidir”.

Ta eski Yunanlılar zamanında ortaya çıkan “hazcılık”, ya da “zevkçilik”, yani “hedonizm”, zevki hem gerçek olgular, hem de kurallar bakımından, insanın hareketlerine yön veren bir ilke olarak  görmüştür. Hazcılar, zevke ulaşmayı, acıdan kurtulmanın çaresi olarak görüyorlardı. Epikür, hayatın amacı olarak görülen böyle bir zevk kavramının

 gibi erdemlerle uyum içinde olduğunu belirtmeye çalışmıştır. Epikür “her zevk kendi başına iyi olsa bile, bazı zevklerin seçilmesinin doğru olmadığını” da belirtmiştir. Çünkü bazı zevkler daha ileride, o anda duyulan zevkten daha büyük sıkıntılara yol açabilmektedir. Mutsuzluk her türlü ruhsal faaliyetlerimizi azaltır, hatta felç eder. Mutluluk ise enerji verir. Mutluluk Tanrının insana bahşettiği bir lütuf değil, insanın içindeki yaratıcılığın sağlamış olduğu bir başarıdır. Mutluluk , insanın “yaşama sanatı”nı gerçekleştirmede başarılı olduğunun kanıtıdır. Mutluluk insanın en büyük başarısıdır.

Adam gibi adam bazı olumsuz davranışlardan uzak durabilmelidir. Her gün etrafımızda onlarcasını görebileceğimiz bu kişilik bozukluklarından bazısı şöyle özetlenebilir :

  Boş-gurur ve harislik : Kendini başkalarına kabul ettirmek için gösterilen çaba, zirveye ulaşınca, insanın ruhsal yaşamında büyük bir gerginlik yaratır. Bunun sonucu olarak, güçlü ve üstün olmak gayesi, o kişi için daha kuvvetli bir dürtü haline gelir. Ve bu insan yaşamı boyunca “büyük zaferi” bekler. Bu kişinin gerçek dünya ile ilişkisi kopar, hayal dünyasında yaşar. Boş-gurur insanı işin özünden koparır, işin görünüşüne ve daha birçok yararsız işe yönelir. Gerçekle bağı kopan bu insan, insanlar arasındaki bağları anlayamaz hale gelir. Yaşamla olan ilişkisi bozulur. Yükümlülüklerinin bilincinde değildir.

 Kendini boş-gurura kaptıran kişi, herhangi bir hatanın sorumluluğunu hep başkasının üstüne atar. Kendisi her zaman haklıdır, haksız olan hep “öbürüdür”. Boş-gururlu insanlar kimse ile geçinemeyen, olduklarından daha üstün görünmeye çalışan ve yaşama ayak uyduramayan zavallı insanlardır.

Eleştirmek bunların en önemli özelliğidir. Bıkıp usanmadan eleştirirler, hiçbirşeyi ve hiçkimseyi beğenmezler. Narsistdirler; başkalarını “küçülterek”, kendilerinin “büyüdüğünü” sanırlar. Başkalarının haksız ya da hatalı olduğunu göstermek için fırsat kollarlar.

Hep birşeyler elde etmek isteyen bu insanlar, hayatlarından genellikle memnun değillerdir. Birşeyler elde edince, yeni şeyler elde etmeleri gerekir. Para ile istediği şeyi yapabileceğine inanır. Ama para kazanınca, daha çok para kazanması gerektiğini düşünür. Herkeste bu duygu az-çok vardır, ama haris kişide bu duygu sadece daha çok kazanmaya, rakiplerinden daha çok kazanmaya yöneliktir. Kazandığı para ile yaşamasını öğrenemez. Eflatunun dediği gibi: “İnsanoğlu para kazanmak için sağlığını kaybeder, sonra sağlığını kazanmak için para harcar”. Bu nedenle hiçbir zaman doyuma ulaşamazlar ve yaşamla hiçbir zaman uzlaşamazlar.

 

 

Kıskançlık :  Kıskançlık halk arasında oldukça sık rastlanan bir davranış biçimidir. Kıskançlık deyince sadece “sevgi ilişkisiyle bağlantılı” kıskançlığı düşünmemek gerekir. İnsanlar arasındaki her tür ilişkide kıskançlık ortaya çıkabilir: Başkalarına güvenememek, onlara tuzak kurmak , başkalarını eleştirir bir tavır takınmak, ve sürekli ihmal edilmiş olmak korkusu duymak gibi belirtileri vardır. İnatçılık, başkasının özgürlüğünü kısıtlamak da kıskançlığın belirtilerindendir. Kıskanç kişi başkasına nasıl davranması gerektiğini öğretir ve kurallar koyar.

 

 Haset : Hiç durmadan başkalarının başarısını ölçmekten ileri gelen haset duygusu, mutluluğa erişmenin önünde önemli bir engeldir. Din ve ahlak sistemleri haset duygularını yasakladığı halde , insanoğlu henüz kendini hasetten uzak tutacak bir psikolojik olgunluğa ulaşmamıştır. Kendi olanakları yetersiz olan kişi devamlı başkalarının başarısını izler, kendinde bir aşağılık kompleksi gelişir ve başarılı olanı nasıl engelleyebileceğini düşünür durur. Yaşamı boyunca başkalarına haset duyan insan, topluluk yaşamına hiçbir katkıda bulunamaz. Sadece başarılı gördüklerinden birşeyler koparmaya, onu bazı şeylerden mahrum bırakmaya ve onu rahatsız etmeye çalışacaktır. Kavgacı, bozguncu yapıda olup, insanlar arasındaki iyi ilişkilerden mutluluk değil, huzursuzluk duyarlar.

Cimrilik : Cimrilik hasetle yakından ilgilidir ve genellikle onun suç ortağıdır. Cimrilik sözü, sadece para biriktirmeyi amaçlayan açgözlülüğü ifade etmez. Başka insanlara ve topluma karşı tutumunda da cimrilik olur. Cimri kişi başkalarına zevk vermekten kaçınır. Cimrilik boş-gurur, harislik ve hasetle ortak yanlara sahiptir. Bir insanda biri varsa, diğerlerinden de katkılar vardır. Hayatımızı sadece kendimiz için yaşayamayız; hayatımızı başkalarına da birşeyler verecek şekilde ayarlamalıyız.

 

Sahip olmak ya da olmak : 
İnsanlar para kazanmak için çalışırlar ve hoşlarına giden şeyleri yapmak için para  kazanırlar. Çalışma araçtır. Hoşa giden şeyler ise amaçtır. Oysa gerçekte olup biten nedir? İnsanlar daha fazla para kazanmak için çalışıyorlar, ve bu parayı yine daha fazla para kazanmak için harcıyorlar. Amaç, yani hayattan zevk almak unutuluyor. Olağanüstü iletişim araçlarına rağmen müzikten, edebiyattan, sanattan yararlanmak ve zevk almak, çağdaş insanın beceri alanının dışında kalıyor. İshak Alaton’un  2004 yılında yaptığı bir konuşmada dediği gibi “... Var olmak, maddiyat ötesi ufuklara yelken açmak, yaşamın farkına varmak, özüne erişmek demektir. Para bir değiş-tokuş aracıdır. Parayla bazen sağlığı bile satın alabilirsiniz. ... Paranın ötesinde , parayla halledemeyeceğiniz konular vardır; bunlar zevk ve keyiftir. Bu da ancak kültürle olur. Kültürsüz yaşam, fakir bir yaşamdır. Kazanılan paranın keyfi, ancak o kültüre sahipseniz çıkar”.

Feodal toplumda ve ondan önceki toplum biçimlerinde, yaşayan insanların sadece küçük bir azınlığı varlık sahibiydi. Kapitalizmin gelişmesi ve 2. Dünya savaşı sonrasında  bir şeylere sahip olmak, hiç değilse nüfusun yarısı için mümkün olmuştur. Tüm isteklerin tatmini bile insanı tatmin etmeye yetmemektedir. Bölüşmek yerine , sahip olmak kişiye haz verir. Sahip olmak tek hedef olunca, insan giderek daha aç gözlü ve daha fazla ihtiras sahibi olur. Çünkü ne kadar çok şeyi olursa, o kadar çok mutlu olacağını sanır. Böylelikle kişi, etrafındaki herkese düşmanlık beslemeye başlar. Kandırmak istediği müşterileri, iflasa sürüklemeye çalıştığı rakipleri, daha fazla maaş isteyen işçileri, hep onun sahip olduklarını elinden aldıkları için , bencil kişinin düşmanlarıdır. Arzular sonsuz olduğu için, böyle bir kişi ömrünün sonuna kadar rahat ve huzur bulamayacaktır.

 

Buddha, insancıl evrimin en üst basamağına ulaşmak isteyenlerin , sahip olmak güdüsünden kurtulmaları gerektiğini öğretir. Hıristiyanlığın temelinde de mal-mülke karşı çekingen bir tavır vardır. İslamiyette ise dervişlikte de mal-mülk hiç önemsenmez. Batı dünyasının mistik felsefecisi Meister Eckhart şöyle der: “Ruhsal zenginlik ve gücün tek çaresi, hiçbir şeye sahip olmamak, kendini açık ve boş yapmak, yani gerçek benliğe giden yolun önünü kapatmamaktır”. Marx ise , gerçek amacın çok şeye sahip olmak değil, daha çok “olmak” olduğunu belirtir ve bu yolda lüksün de yoksulluk gibi önemli bir yük ve engel olduğunu söyler.

Antropoloji ve psikanaliz bilimlerinin deneysel bulguları , “sahip olmak” ile “olmak”ın insan yaşantılarının temel iki ögesi olduğunu  ve bu iki farklı tutumdan birinin ya da ötekinin üstünlüğünün , bireyler ve toplumsal birimler arasındaki karakter farklılıklarının kaynağını oluşturduğunu göstermektedir.

Sahip olmak, özel mülkiyetin ortaya çıkması ile önem kazanmıştır. Davranışların “sahip olmak” ilkesine göre ayarlandığı durumda, kişinin dünyaya karşı tavrı, sahip olmak, elde etmek ve hükmetmek biçiminde olacaktır. 
Eflatun 2500 yıl öncesinden sesleniyordu bize:  
Önemli olan , hayatta en fazla şeye sahip olmak değil, en az şeye ihtiyaç duymaktır”.
Günümüz toplumlarında kazanmak, daha çok kazanmak, daha çok mal ve mülke sahip olmak bireylerin en kutsal hakkı olarak görülmektedir, ya da en azından bireyler böyle bir hakka sahip olduklarına inanmaktadır. Bu hak, kanunlarla da güvence altına alınmıştır. Az gelişmiş toplumlarda, bu arada ne yazık ki bizde, bu servetin kaynağı hiç önemsenmez, sorulsa da birey kendini bu soruyu cevaplandırmakla mükellef saymaz. Servet ya annesinin ona bıraktığı çıkından, ya da oğlunun düğününde takılan altınlardan kaynaklanmaktadır... işte o kadar! Sahip olmak dürtüsü insanları bu kadar iç bütünlükten, dürüstlük ve hakkaniyet ilkesinden uzaklaştırabilmektedir. Ve insanlar H. Lawrence’in şu şiirini umursamazlar doğal olarak:

Hiçbirşey için “benimdir” deme,
Sadece de ki “yanımdadır”,
Çünkü ne altın,
Ne toprak,
Ne sevgili,
Ne hayat, ne ölüm,
Ne huzur,
Ne de keder
Daima seninle kalmaz.

Amacım, çalışan insanların bileğinin hakkıyla elde ettiği mal-mülke, ya da kendi benliğini geliştirmek suretiyle kazandığı saygıya karşı çıkmak değildir. Ancak sahip olduklarıyla, ki bunlar para, şöhret ya da mevki olabilir, bunlarla etrafındaki insanlara “ne kadar büyük adam” olduklarını göstermek gayretinde olanların yanlışına işaret etmektir. Onlar bu özelliklere, sadece onları benliğini geliştirmek için sahip olmuyor, çevresindeki insanların kendilerine gıpta ile bakmalarını arzu ettikleri için daha fazlasına sahip olmak istiyorlar. Ama hiçbir insan sahip olmak istediklerinin hepsine sahip olamıyor, çünkü insanın ömrü sınırlıdır.
“Olmak” ise, değişmeyi, gelişmeyi ve olgunlaşmayı ifade eder. Olmak gerçeği, dış görünüşün arkasındaki özdür. Vezir öyküsündeki gibi, “vezir olunabilir, ama adam olamayabilir”. Adam olmakta da otorite vardır. Ama sahip olmakta otoriter bir makam veya para gücü ile elde edilirken, “olmak”ta otorite, kişinin gücünden değil, ona duyulan güven ve saygıdan kaynaklanır.

Birçok büyük düşünüre göre bilmek , “sağlıklı insan aklı” ile algılanan gerçeklerin hiç de güvenilir olmadığını anlamakla başlar. Ama insanların doğru ve şüphe edilmez olarak gördükleri şeylerin çoğu ,

onlar üzerindeki etki ve baskısından oluşan hayaller ve yanılgılardır.

Bilmek, bu yanılgıların farkına varmakla başlar. Tüm insanların yaratıcısı Tanrı, neden namaz kılmayan Budist ya da Hıristiyanları değil de, ibadetini yapmayan bir müslümanı cehenneminde yakacaktı. Ya da, İslamiyeti kendilerine tebliğ edilmediği halde, hiçbir suçu günahı olmayan Budistler ya da islam olmayan her kimse, neden cehenneme gönderilecekti? Ortaokuldayken bunları düşünmeye başlamak, dindar yetiştirilen bir çocuk olarak, içimde fırtınalar koparmaya başlamıştı. 
Gerçeği araştırıyorsak, kendimizi koşullandırmalardan kurtarmalıyız. Bize verilenler, sadece içinde yaşadığımız toplumun yüzyıllar boyunca oluşturduğu bazı yanlış inançlar olabilir. Söylenen gerçek, aslında yanıltıcı olabilir. Modern deyimiyle “paradigmalar”  bizim olaylara ve düşüncelere bakışımızı tayin etmektedir.

Paradigmalar Dünyası

 

Paradigma, dünyayı görüş, algılama, anlama ve yorumlama sistemidir.  Paradigma, farkına varmadan taktığımız bir “psikolojik gözlüktür”. İç dünyamızı olduğu kadar, dış dünyamızı da bu gözlükle görürüz. Kişi bir paradigma etkisinde düşündüğünün, konuştuğunun ya da davrandığının farkında değildir. Bunun farkına varmak, bilmeye başlamaktır. Gerçeği aramaya ancak böyle başlanır. “Gelişmiş “ insanın yaşamı boyunca oluşturacağı paradigma, “kalıplanmış” insanın paradigmasından farklıdır. Yani olgunlaşmış yaratıcı bir insan ile, yaratıcı olmayan muhafazakar bir insan Dünyaya başka gözlüklerle bakacaktır. 
Farklı zihniyetle yetişen çocuklar, çocukken de, büyüyüp yaşlandıklarında da paradigmaları birbirinden çok farklı olacaktır. Öncelikleri, anlayışları ve dünyayı kavrayışları temelden ayrı olacaktır. Paradigmaları farklı bu iki grubun birbiriyle iletişim kurması ya mümkün olmayacak, ya da zor olacaktır. Zira bir insanın tutum ve davranışlarının kökeni, bireyin paradigmalarında yatar. Paradigmalar insanın öylesine ayrılmaz bir parçasıdır ki, günlük yaşamda onların farkında bile değildir; sadece doğru olanın “o” olduğunu bilir ve öyle davranır. 
Geleneksel otoriter kültürde “evreni anlamaya insanoğlunun gücü yetmez. İnsan kaderine boyun eğmelidir. Değişiklik kötüdür; gelenek ve göreneklere sadakat iyidir. Birey devlet içindir. 
Özgürlükçü çağdaş anlayışta ise insan hem kendini hem de evreni anlayabilecek potansiyele sahiptir. İnsan doğayı anlamalı ve denetimi altına almalıdır. Devlet birey için vardır. Din ve devlet kesinlikte birbirinden ayrıdır. Bir insan, Dünyanın neresinde ve hangi kültürde doğmuş olursa olsun, dimağı boştur . Bomboş olan çocuk beynini aile, çevre ve eğitim dolduracaktır. Doğumundan itibaren insanın zihni, her toplumda ayrı kültür programları ile şekillendirilmektedir. Farklı ülkelerdeki insanların aralarındaki farklar, o insanların doğumlarından itibaren bilinçsiz bir şekilde oluşturdukları paradigmalardan kaynaklanmaktadır.

Başarılı olmak

İnsanlar “başarılı” olmak için gayret gösterirler. Ama kişi “başarı”dan ne anlamaktadır. Yaratıcı bir insan, daha çok “iç başarı” için gayret gösterecektir, ya da onu da olgunlaştıracaktır. Sağlıklı duygu, düşünüş ve davranışlar ortaya koymak, onları başkalarına iletmek ve başkalarıyla paylaşabilmek iç başarıya örnektir. Birden bire hiddetlenerek yakınlarını kıran bir kişinin yanlışını farkedip düzeltmesi de iç başarıya örnektir. İç başarıya ulaşmış bir kişi yalan söylemez. Hatta en zor şartlar altında bile, zarar göreceğini bilse bile, iç başarıya ulaşmış bir kişi doğruyu söyler.

Dış başarı , başkaları tarafından gözlenebilen, ölçülebilen nesne ve davranışları içerir. Parasal yönden zengin olma, şöhrete kavuşma, mevki ve kudret sahibi olma dış başarı örnekleridir. Çoğu insan para, mal ve şöhret gibi dış başarıyı elde etmek için çaba gösterirken, iç dünyasının gelişimini ihmal eder. Mevlana Celaleddini Rumi iç ve dış başarıyı çok güzel özetler:

Nice insanlar gördüm, üstlerinde elbise yok,
Nice elbiseler gördüm, içlerinde insan yok.

 İç dünyasını ihmal pahasına  dış başarıyı sağlayanların , iç başarıyı sağlamaları kolay olmayacaktır. Kişinin iç başarının önemini anlayabilmesi  ve o yönde gelişim göstermesi için önce temel paradigmasının farkına varması gerekir. Kişi ancak farkına vardıktan sonra paradigmasını değiştirme olanağına kavuşur. İç başarıya ulaşmak için, dış başarıya önem veren eski paradigmasını değiştirmesi gerekir. Kişi paradigmasını, yani algılama sistemini değiştirince, kendini de değiştirir. Kişi değişince, içinde bulunduğu durumu değiştirir. Yaratıcı olmayan kalıplanmış bir insan, ancak dış başarıya ulaşabilir. Çevremize bakarsak bunun sayısız örneklerini görürüz.

Dış başarıya dönük yaratıcı olmayan “kalıplanmış” insanların bakış açısı, “başkaları beni nasıl görür” sorusuna  odaklanır. Bu odak noktası da toplumsal bilincin ürünüdür. Özellikle “sahip olmak” arzusunu yaratan bu bakış açısı, anaerkil toplumdan, ataerkil topluma geçişte belirmeye başlamış, ama kapitalist toplum yapısıyla hızlanarak, bugünkü batı toplumlarının belirleyici özelliği olmuştur.

 

Kişisel iç bütünlük, kişinin düşünce, duygu ve davranış dünyasının birbiriyle tutarlı olmasıdır. Kişinin kendini aldatmaması, yaşamını, inandığı değerler ve ilkeler çerçevesinde sürdürmesi demektir. Kendine saygısı olan kişi, düşüncelerini ve inandığı değerleri davranışlarına yansıtmaya özen gösterir, ilkeleriyle tutarlı olarak davranır.

Dış başarının önemi inkar edilemez. Dış başarıya önem vermek, geçerli bir tutumdur. Fakat onun dayanması gereken temel “iç başarı” olmalıdır. İç başarıya temel olan karakterde zayıflık varsa, dış başarı getirmesi beklenen teknikler, başarı yerine zarar getirecektir. Diğer yönden temeli yukarda saydığımız erdemler olan süreçler üzerine kurulmuş kuvvetli karakter , insanda güven duygusu uyandıracak ve kişi gücünü insanların iyiliği için kullanacaktır. 
Kendi iç bütünlüğünü sağlamış, hakkaniyet ilkesine sadık bir insan , günlük yaşamında çevresindekiler tarafından “dürüst” insan olarak tanınır.

Dürüstlük, bu ilkeleri içine sindirmiş insanların karakterinde vardır. Dürüstlük, insan ilişkilerindeki güvenin kaynağıdır. Dürüstlük varsa güven vardır. Dürüstlüğün olmadığı ortamda her şey kanunla ve polis zoruyla gerçekleştirilmeye çalışılır. Ama kanunların da polisiye tedbirlerin de altı oyulabilir, eğer dürüstlük insanların karakterinde yoksa. Her gün gazetelerdeki haberleri aklınıza bir getirin. Benim örnekler vermeme gerek kalmayacaktır. 1970’lerin ortalarına kadar, ilgili Alman makamları oradaki işçi vatandaşlarımıza sorup kaç çocuklarını öğrenirler, ve işçinin ifadesine göre her çocuk için belli miktarda “çocuk yardımı” olarak maaşlarına para eklenirmiş. Bunu farkeden işçilerimiz, çocuk sayısını giderek arttırmış. Hiç kimsenin 8-10 taneden  daha az çocuğu olmadığı farkedilince, Alman makamları işçilerden, nüfus memurluğundan alınmış resmi yazı istemeye başlamış. Hani Türk Milleti dürüsttü ; çünkü biz  müslümandık???!!! Dürüstlük bir dine bağlı olma sorunu değildir. Dürüstlük, hangi toplumdan ve dinden olursa olsun, bir insanlık erdemidir. Ahlaken zayıflamış bireylerden ve toplumlardan dürüstlük beklenemez.

Zengin ve kalkınmış ülkelerle, gelişememiş fakir ülkelerin arasındaki fark nereden kaynaklanıyor diye araştırıldığında, ne doğal kaynakların,  ne de zengin tarihsel geçmişin bir etkisi görülür. Ama zengin ve gelişmiş ülkelerin insanlarıyla, gelişememiş fakir ülkelerin insanları arasında, hangi dine bağlı olursa olsun şu farklar belirgindir:

İşte, okullardaki eğitimin asıl amacı bunlar olmalı.

İnsan onuru

 

İnsan onuru, onun canının bir parçasıdır. İnsanlar, mevki ya da parasal zenginlik farklarına rağmen, onur açısından eşittirler. Fakir insan , daha az onurlu değildir. İnsanlar onurlarına düşkündürler. Onuru ayaklar altına alınan kişi, isyana hazırdır. Bir insan eşinin ya da çocuklarının yanında aşağılandığında, en büyük onur kırımına uğrar. Tepkisi de o denli büyük olur. Siz siz olun, kimsenin onurunu kıracak davranışta bulunmayın. Yanında aile bireyleri, öğrencileri, memurları varken, kişinin onurunu zedeleyecek söz ve davranışlardan kaçınmak gerekir. İnsanın psikolojik yapısıyla ilgili olarak, onur insanın temel doğal ilkelerinden biridir. İnsan onurunu hiçe sayan aile düzenleri, toplum yapıları veya uygarlıklar, tarihin en büyük siyasal karmaşalarını ve savaşları doğurmuşlardır. İnsan onurunu hiçe sayan topluluklarda yoksulluk, yolsuzluk, ahlaksızlık ve baskı rejimleri egemendir. Onur açısından eşit davranılmayan toplumlar, gerçek bir demokrasiyi de hiçbir zaman yerleştiremezler.

Doktor Erdal Atabek, 01.11.2004 tarihini taşıyan Cumhuriyett’ki bir yazısında nitelikli yaşamı sözkonusu etmekteydi. Yazıda “nitelikli yaşam” sözünden, günümüz insanının daha lüks evler, daha pahalı araba, daha egzotik yerlere yapılan geziler ... anladığını; ama nitelikli bir insanda başka özelliklerin aranması gerektiğini yazıyordu: “”... Nitelik, paranın satın alamayacağı şeylerle tanımlandığı zaman, nitelik olmaktadır. Bakınız paranın satın alamayacağı gerçek nitelikler nelerdir: Nitelikli düşünceler geliştirmek. Nitelikli duygulara sahip olmak. Kendisine ve çevresine yararlı olmak. Nitelikli sosyal ilişkiler ve anlamlı dostluklar kurmak. Dünyayı doğru anlamaya çalışmak. Yaptığı gezilerde hazzı, yeni gözlemlerle bütünleştirmek.Anlamlı bir müzik zevki geliştirmek. Kendi olarak var olmak, kendini geliştirmek, olgunlaşmak. Özgürleşmek”.

Aristo’ya göre “insan kendini tamamlamakla mükelleftir”. Ona göre insanın tek günahı, yapabileceği şeyi yapmaması, kendi potansiyel gücünü yok saymasıdır. Her insanın doğuştan bazı yetenekleri vardır. Yaşamı olabildiğince dolu dolu yaşamayan insan , kendi kendine “ben neden yaşıyorum ki?” diye sormalıdır. İnsandaki tüm olumsuz davranışların ve yıkıcılığın nedeni, kendini gerçekleştirme mücadelesindeki başarısızlıklarda aranmalıdır. Sokrat, “üzerinde düşünülmemiş bir yaşamın, yaşanmaya değer olmadığını” söyler. “Yıkıcılık ve mutsuzluk, eksik yaşanmış bir hayatın bedelidir”.  Yaşamın gerçekleşmesi, insanlaşma sürecinin son evresidir. İnsan tüm olanakları kullanarak kendini gerçekleştirmeli, birey ve insan olabilmelidir. İnsanlarla sevgi, hoşgörü ve üretkenlik sınırları içinde toplumsal bağlar kurulmalı, estetik zevkler, bilimsel ve sanatsal duyarlılıklar geliştirilmelidir. İnsan, hayvanlarla ortak olan yemek, içmek, solumak ve üremek fonksiyonlarının dışında, gündoğumunu seyretmenin, güzel bir müzik dinlemenin ya da başkaları için yararlı bir iş yapmanın  hazlarını yaşadığı zaman  “ben bir insanım” diyebilir

İngiliz şair  Rudyard Kippling’in ünlü “Eğer” adlı şiirinin son bölümüyle bitrmek istiyorum:
“Herkesle düşüp kalkıp, yine de erdemli kalabilirsen eğer,
    Unutmayabilirsen halkı, krallarla gezsen de.
    Dost da düşman da incitemezse seni
    Ne küçümser, ne de büyütürsen çevreni. 
    Her saatin her dakikasına
    Emeğini katarsan alın terine
    Hakça bölüşürsen vicdanındaki adaleti 
    Her şeyiyle Dünya önüne serilir 
    Korktuğun yerde el öpmez
    Hükümran olduğun yerde ezmezsen eğer 
    Adam oldun demektir oğlum
    Üstelik adam gibi bir adam”.

Ve... son söz  W. Shakespeare’den : “İnsanların çoğu .... yaşlanmaktan korkuyor, gençliğinin kıymetini bilmediği için; Unutulmaktan korkuyor, Dünyaya bir şey vermediği için; Ve ölmekten korkuyor, aslında yaşamayı bilmediği için”.

Dilerim herkes kısacık yaşamını iyi bir insan olarak, “adam gibi” yaşar.

                           *******************************

 

Yararlanılan eserler  

  1. Fromm , Erich: Sahip Olmak ya da Olmak. Çeviren: Aydın Arıtan. Arıtan Yayınevi. 1991, İstanbul.
  2. Fromm,Erich: Erdem ve Mutluluk. Çeviren: Dr.Ayda Yörükan. Türkiye İş Bankası Yayınları. 1993, İstanbul.
  3. Cüceloğlu, Doğan : İyi Düşün Doğru Karar Ver . Sistem Yayıncılık. 1993, İstanbul.
  4. Aydın, Ayhan : İnsanca Varolma Sanatı. Gendaş Kültür Yayını. 2004 , İstanbul.
  5. Geçtan, Engin : İnsan Olmak. Metis Yayınları. 2004, İstanbul.
  6. Buscaglia, Leo : Kişilik. Tümüyle İnsan Olabilme Sanatı. Çeviren: Nejat Ebcioğlu. İnkılap Kitabevi, 1993, İstanbul.
  7. Adler,Alfred : İnsan Tabiatını Tanıma. Çeviren: Ayla Yörükan. Türkiye İş Bankası Yayınları. 1994, İstanbul