Yazılar

Eski Ortadoğu Ülkelerinin Batı Kültürüne Etkileri

Prof. Dr. Hasan KALAFAT
16.05.2003
Marmara Üniversitesi Öğrencilerine yapılan konuşma

     Kültür

Düşünceyi zenginleştiren, zevkleri incelten ve eleştiri anlayışını geliştiren bilgilerin tümü, bir insanın kültürünü oluşturur.Örneğin bir kişi “iyi bir genel kültür”e sahip olabilir. Daha geniş kapsamda ele alındığında kültür bir etnik grubu ya da bir ulusu da nitelendirebilir. Bir ulusa veya  bir uygarlığa niteliklerini veren, bir başka etnik grupta veya ulusta bulunmayan maddi ve ideolojik  olguların tümü de kültür olarak anılır. Örneğin  “Batı kültürü” terimi, yaşama maddi ve ideolojik bakışı ifade eder  .

Kültür sözcüğü bize Anglosakson, yani İngilizce ve Almanca’dan gelmiştir; ama aslı  Latince’dir. “Cultura” , bitkilerin üretilmesi anlamını taşıyordu. Yani bir çeşit “çoğaltma, zenginleştirme”. Roma döneminde kültür, bugünkü anlamda ve tek kelime olarak kullanılmıyordu. Cicero, felsefeyi “cultura animi” olarak adlandırıyordu.

Bugünkü anlamda “kültür” kavramı, Aydınlanma Çağında şekillendi. 1750-1800 arasında yaşayan Alman Johann Herder, kültürü “bir ulusun, bir halkın ya da bir topluluğun yaşam biçimi” olarak tarif etti. Böyle olunca kültür ile uygarlık kavramlarını ayırt etmek zorlaşır. Uygarlık, toplumların yaşama düzeyini ve yaşarken uyguladığı teknik olanakları ifade eder. Yaşama düzeyi ise o topluluğun kültürünü etkiler, biçimlendirir. Kültür kişide şekillenir, sonuçta  toplumu şekillendirir. Uygarlık içinde çeşitli kültürler yaşar; kültürler uygarlığı şekillendirir.Sonuçta her ikisi de dinamik ve insana özgüdür. İnsanda başlayan kültür ve uygarlık önce kişinin içinde yaşadığı etnik grubu, sonra ulusu kapsar  ve  sonunda evrenselleşir. İnsanla daha çok bütünleşen kültür “yerel” kalabilmekte, ama uygarlık “evrensel” yaygınlığa ulaşmaktadır.

1871’de İngiliz Antropolog Sir Edward Tylor, zamanında büyük yankılar uyandıran ve tartışmalara  yol açan “Primitive Culture”  adlı eserinde kültürü şöyle tamamlıyordu: “Bilgileri, inançları, sanatı, ahlakı, yasaları, gelenekleri ve bir toplumun üyesi olarak, insanın edindiği bütün öteki eğilim ve alışkanlıkları içeren bir karmaşık bütün”.

Kültür, bugünkü kabullenişimize göre: 
-İktisadi üretim ve dağıtım sistemini,
-Siyasal örgütlenmeyi,
-Dinsel örgütlenmeyi,
-Akrabalık ve aile örgütlemesini,
-Günlük yaşam kurallarını,
-Ahlak ve adalet sistemini,
-Dili ve sanatı,
-Felsefeyi ve –bilimsel üretimi içermektedir.

     Uygarlık ve kültür bayrak koşusu gibidir

Bir toplumun, bir ülkenin maddi, toplumsal, hukuksal, ahlaki… yaşamına ilişkin niteliklerin bütünü uygarlık terimi ile ifade ediliyor. Bu anlamda, uygarlık bir toplumun ekonomik, siyasi ve toplumsal açıdan ulaştıkları düzeydir. M.Ö.1500 yıllarında Anadolu Uygarlığı vardı ve insanlar, bugüne kıyasla “çok ilkel”, ama zamanına göre oldukça “uygar”dılar. Hititler kurdukları büyük devlet düzeni, ekonomik sistem, metal kullanma ve hayvan ehlileştirip, savaşta at ve araba kullanmaları ile oldukça yüksek bir uygarlık düzeyi yakalamışlardı. Bugün de bir “Batı Uygarlığı” var. Batı uygarlığının temelini duygusal yönden Hıristiyanlık, hukuki yönden Roma İmparatorluğu oluşturmaktadır. Kabaca böyle olduğu  kabul edilen bu durum, acaba gerçekten öyle mi? Yoksa Hıristiyanlığın , Roma Hukukunun ve Roma Kültürünün temelinde daha önceki kültürler var mıydı?

“İnsanoğluna elbise dikmek, yazı yazmak öğretildi” diye kabul edebilirsiniz. Ama “insanoğlu giyinmeyi öğrendi”, “yazı yazmayı” öğrendi de diyebilirsiniz. O zaman antropoloji ve etnoloji devreye girmekte ve “kültürün kökenlerini” aramaktadırlar. Kültür ansızın, birden bire mi oluştu? Yoksa binlerce yıldan beri süregelen bir “bayrak koşusu”  sonunda mı oluşturuldu? Her insan veya her etnik grup, kültürün oluşmasında, kendi ömrü süresince katkıda bulunur, sonraki kuşaklar -veya toplumlar- kültürü -ve de uygarlığı- aldıkları yerden daha ileri taşırlar; yeni taşıyıcılara teslim edip, onlar da öncüleri gibi tarih sahnesinden çekilirler. Ama her insan ve toplum, sonraki insanların ve toplumların kültürünün temelini oluşturur.

Bu konuşmanın başlığı “Eski Ortadoğu  Kültürünün Günümüz Batı Kültürü Üzerine Etkileri”. Ortadoğu, ya da Yakındoğu (Neareast), aynı anlamda kullanılan iki terim. Bazı yazışmalarda  Libya’dan Afganistan’a kadar tüm ülkeleri kapsar. Ama genellikle sadece Anadolu, Mezopotamya, Filistin-Lübnan ve Mısır-Nil havzasını  kapsar. Bu konuşmanın konusu da sadece bu son söylediğimiz alanları içermektedir.

İnsanlığın Serüveni

15-20 milyar yıl önce “Büyük Patlama” (Big Bang) oluştu. 5 milyar yıl önce Dünya biçimlendi Önce tek hücreli anaerobikler -ki onlar hala barsaklarımızda yaşıyor-; sonra çok hücreli aerobik canlılar oluştu.  Dünya coğrafyası ve iklim koşulları birkaç kez değişti. 60 milyon yıl kadar önce insana benzer canlılar belirdi. Sonunda 2-3 milyon yıl önce  kılsız, iki ayak üstünde yürüyen, ellerini tutmak, tutunmak, yemek ve avlanmak için kullanan atalarımız çıktı ortaya. Eli serbest kalan bu omurgalı-memeli hayvan, elini kullanarak avlanmaya ve yakalamaya başladı. Sonra işlerini  daha kolay ve daha büyük başarıyla yapabilmek için aynı eli ile alet yapmaya başladı. Beyni ve yetenekleri gittikçe gelişti. Yüzbinlerce yıl diğer hayvanlardan çok farklı olmaksızın yaşadı. İklim koşullarına karşı kendini ve yavrularını korumaya çalıştı: Zaman zaman nüfusu çok azaldı, yine çoğaldı. Neslini devam ettirdi. Nihayet son buzulçağı bundan 70 bin yıl kadar önce gerilemeye  başladı, 14-12 bin yıl önce şimdiki sınırlarına gitti. Akdeniz bölgesinin iklimi yaz ve kış içerdi. İklim, insanların yaşamasına daha uygundu. İnsanlar çoğalmaya başladılar. Ama hala arazide dağılmış ve açıkta yaşıyor, avcılık ve toplayıcılıkla besleniyorlardı. M.Ö. 10 bin civarında insanlar alet yapmaya, yavaş  yavaş yerleşik düzene geçmeye  ve silah yapmaya başladılar.  M.Ö, 6750’ye tarihlenen Çatalhöyük, bugüne kadar tespit edilen en eski kenttir. Bitişik nizam evleri ile yaklaşık 20.000 kişi alıyordu.

2 Milyon yıl önce tahminen sadece 100.000 insan yaşıyordu.Tarım başladığında , yani M.Ö. 8000 yıllarında Dünya nüfusu muhtemelen 5 milyon idi. Neolitik Çağ, yani tarım yapılan  ve evcil hayvanların yetiştirildiği dönem, insanoğlu için müthiş atılım yıllarıdır. Sağlıklı beslenen ve sağlıklı korunan insanların nüfusu hızla artmaya başladı. Öyle ki, M.Ö. 2000-1650 arasında sadece Mısır’ın nüfusu 4 milyona ulaşmıştı. 

İnsanlar tatlı suya muhtaçtılar: İçmek için, yemek pişirmek için, yıkanmak için ve tarlalarını sulamak için. O nedenle ilk insan grupları ve kentler nehirlerin yanında ya da yakınında kuruldu: Kızıl ırmak, Yeşil ırmak, Nil, Dicle-Fırat, İndus ırmağı...

Tatlı su insanlara balık gibi önemli bir gıda da sağlıyordu ve yolların olmadığı o denemlerde oldukça hızlı sayılabilecek bir ulaşım olanağı da sunuyordu. Sonuçta tarihin ilk büyük kentleri ve uygarlıkları büyük nehir vakalarında kuruldu. İnsanlar tarlalar oluşturdular, yabani birçok tohumu kendi tarlalarında ektiler, verimi az olanı unutup, çok olanı yeniden etkiler, sonuçta çok verimli tahıl, meyve ve sebze türleri geliştirdiler. Bizler bugün hala atalarımızın binlerce yıl önce verimli hale getirdiği tahılları, sebze ve meyveleri yetiştiriyoruz.

 

İnsanoğlu soruyor
İnsan nüfusunun artışı, beslenmenin sağlanmasıyla mümkün oldu. Neolitik Çağ diye isimlendirdiğimiz bu dönem -ki son buzul çağının M.Ö. 8.000’lerde tamamen gerilemesinden sonra başlar-, insanın bugünkü  modern insana dönüştüğü yıllardır. O güne kadar doğada ne bulursa  yiyen insan, Neolitik Çağda hayvanları evcilleştirdi ve tarımı öğrendi. Köpeği kurttan evcilleştirdi, onu hem kendi korunması için, hem avlanmak, hem de keçi-koyun sürülerini kontrol altında tutmak için kullandı. Tavuk, kaz ve hindinin yumurtasından, arının balından, ineğin sütünden, koyunun hem sütünden, hem yününden faydalandı. Bazılarının ise etini yedi. Kış için de tahil depo etmeyi öğrendi. Dolayısıyla açlık kalmadı. Aç kalmayan insan daha sağlıklı oldu, ömrü uzadı. Her gününü av peşinde koşarak geçirmesi gerekmiyordu artık. Düşünecek ve konuşacak zamanı da vardı.  Sormaya başladı : Ben neyim? Ben kimim?Bu nehir her yıl neden taşıyor?Toprağa attığım tohumu kim 1’e 80 veren tahıla döndürüyor? Sonbaharda ölmüş gibi görünen asma ağacı, ertesi baharda nasıl canlanıyor? Yoksa insan da öldükten sonra canlanıyor mu? Güneş her sabah doğuyor, akşam batıyor. Güneşle beraber her şey aydınlanıyor, görülür oluyor ve baharda ısının artmasıyla tüm doğa canlanıyor. Bunların bir sahibi var mı?

Önce ilkel tarzda teşekkür ve korku ibadetleri başlıyor. Sonra inanç biçimi şekilleniyor. Tüm evrenin sahibi olarak bir büyük Tanrı ve değişik görevleri olan başka Tanrılar biçimlendiriliyor. Hititler ülkesine “Bin Tanrılar Ülkesi” denirmiş. Hititler Tanrılarını önce hayvan şeklinde (zoomorf), sonra insan şeklinde ‘andromorf) tahayyül ettiler. Nil vadisinde her kentin Büyük Tanrısı başkaydı; her konu için başka Tanrılar vardı.

Mezopotamya’da ve Mısır’da devlet adamları, genellikle Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisiydi: Hammurabi kanunları siyah bazalt 2,5 metrelik  bir kayada yazılıdır. Kayanın üst bölümündeki 60 cm’lik kabartmada oturan kişi Tanrı Şamah, ayakta karşısında olan ise Kral Hammurabi’dir. M.Ö. 1700’lerde yaşayan Kral, Tanrı’nın emirlerini almakta ve kullarına iletmektedir. Nil vadisinde Firavun genellikle yaşarken tanrılaştırılmıştır. Anadolu’da durum biraz farklıdır: Hititlerde kral öldükten sonra tanrılaşır.

Durum ne olursa olsun, insanlar  ancak Tanrıların ve onların temsilcileri olan kralların  izni ve yardımı ile üretim yapabilirlerdi. Ürettiklerinin bir kısmını Tanrı’nın temsilcisi krala “kurban” olarak sunmak zorundaydılar. Böylece kralın elinde müthiş servet  birikir oldu. Bu servetle kent duvarları,  mabedler ve ihtişamlı mezarlar inşa edildi.

     Yazı bulunuyor, ticaret başlıyor

Kurban alınırken kimden ne alındığının kayda geçmesi gerekiyordu. Önce resim-yazı (hyeroglif), sonra çivi yazısı geliştirildi. M.Ö. 4 bin yılında önce Mezopotamya’da geliştirilen yazı ile  tarih dönemi başladı.Artık o yıllarda yaşayan insanların günlük yaşayışı , savaşları, barışları, efsaneleri, ticari ilişkileri, aile ve aşk yaşamları hakkında doğrudan kendilerinden bilgi edinebilecektik. Sadece Mabette teslim alınan ürünler kaydedilmedi; aynı zamanda efsaneler (Gılgamış Destanı) ve günlük yaşam da yazıldı. Kanunlar yazılı hale geldi. (Hammurabi ve Hitit kanunları, Mısır Firavun emirleri).  Ürün fazlası, fazlalığın başka yerlere ulaştırılmasını gerekli kıldı. Tahılı verir, bakır veya altın alabilirdiniz. Böylece ticaret başladı. Kısmen nehir, kısmen deniz ve kısmen de kara yolları kullanıldı.Tekne inşası gerekti. Kalafat öğrenildi.Yelken yapıldı. Develer, atlar ehlileştirilip, taşıma için kullanıldı. Araba inşa edildi.

Ticaret  bir süre sonra deniz yoluyla  Akdenizin kara ve ada limanlarına başladı. Bunda öncülük Fenikelilere aitti. Fenikeliler, Akadlar, İbraniler ve Araplar gibi,  Sami ırkından, Lübnan’da yaşıyan bir milletti. Ticari kayıtlarda çivi yazısı ile kaybedecek zamanları yoktu. Her sesi, bir işaretle ifade ettiler. Böylece 22 harfli ilk alfabe oluştu. Fenikelilerin Alef’i, bugün Araplarda Elif, batı dünyasında Alfa’dır.

Ortadoğuya en yakın batı ülkesi eski Yunanistan’dı Fenike-Yunan ticareti de oldukça yoğundu. Yunanlılar alfabeyi Fenikeliler’den öğrendiler, ona sesli harf ilave ettiler. Fenikeliler gibi sağdan sola değil, soldan sağa yazdılar. Daha sonraki uygarlık durağında Romalı’lar aynı alfabede kelimeleri ayırdılar; böylece bugünkü Batı Dünyasının Alfabesi tamamlanmış oldu.

Alınan ve verilenleri bir şekilde ifade etmek gerekiyordu. İnsanın 2 elinde 10 parmak vardı. Bugün bile saymak için parmak hesabı yaparız. Sümerler hem 6’lı , hem 10’lu sistem kullandılar. Mısırlılar sadece desimal sistemi kullandılar. Fakat onlar bir sayıyı en fazla 2 ya da 3 ile bölebildiler.Sümerler 10’lu sistemi (desimal sistem) geliştirip kullandılar. Yine  Sümerlerin kullandığı  6’ lı sistem (sekzagesimal sistem), “düzine”,  “60 dakika”, “360 derece” gibi aritmetik işlemlerde hala kullanılıyor.    Avrupalıların ancak Rönesans’tan sonra sahip oldukları matematiksel düşünme sistemine, Mezopotamya insanları M.Ö. 1700’lerde bile sahiptiler.

Çin ve Hindistanda geliştirilen sayılar sistemi ve matematik, Araplar vasıtasıyla Avrupa’ya geçti. Bugün  Batı Dünyasında kullanılanlar, Arap rakamlarıdırlar. Arapların kendi  kullandıkları rakamlar ise Hindistandan alınmıştı

     Geometri, Takvim

Mısır’da Nil her yıl Haziran ortasında taşardı. Rahipler yıllar boyu Nil’in yükselmesini izleyerek ve kaydederek, Nil’ in her yıl aynı zamanda sel yaptığını farketmişlerdi. Nil’in ne zaman yükseleceğini önceden bilince, taşkınlardan zarar görmemek  üzere, tedbirlerini ona göre almak da münkün olabiliyordu. Nil’in taşması pratik ve teorik birçok sonuç doğurdu: Nil her yıl taşarak, ta Sudan’dan itibaren yağmurla ve taşarak topladığı alüvyonlu ve bereketli toprağı, Nil nehrinin iki tarafında bulunan toprağın üstüne bırakır, bir de o toprağı bolca sulamış olurdu. Ama o sırada tarlalar suyun altında kalıyor, sular çekildiğinde sınırları kayboluyordu. Sel sonrası tarlaların sınırlarını doğru olarak saptama zorluğu, Mısır Mabedlerinde geometrinin gelişmesini sağladı. Bugün okullarda okutulan geleneksel geometrinin tüm prensip ve formülleri eski Mısırlılar tarafından geliştirilmiştir.Thales, Mısır mabedlerinde 22 yıl geçirmiş bir Yunanlıdır, geometriyi orada öğrenmiştir.Mısırlıların geometri bilgileri Yunan ve Arap  matematikçiler tarafından Batı Dünyasına aktarılmıştır. Nil’in daima 15 Haziranda taşması, bu tarihi yeni yılın ilk günü olarak kabul etmeyi gerektirdi ve bir yıl içindeki gün sayısı 365 olarak bulundu. Bu takvim M.Ö. 42 yılında Romalı Sezar tarafından Romaya getirildi. M.S. 1500’lerde Papa Gregorius eksiklerini giderdi ve bugün hala kullandığımız  Gregoryen Takvim oluştu.  Mezopotamya’da hem ay takvimi, hem de güneş takvimi kullanıldı. Bir yılda 28 günlük 12 ay vardı. Bu takvim islami düzenlemelerde halen hükmünü sürdürmektedir.

Anadolu’da Hititler, herhalde tarihin ilk meşruti krallığını kurdular. Kral hukuki ve siyasi sorunları hemen hemen daima ihtiyarlardan oluşan bir meclise, “Pankuş”’a danışırdı. Oradan çıkan karara uymak zorundaydı. Anadoluya çok yakın olan Atina  bu yöntemden etkilenmiş ve Akropolisi kurmuş olmalı, oradan Roma’da senato, ve bugünkü modern parlamentolar gelişmiştir.

     “İlkellerin”  manevi ve maddi buluşları

Batı Dünyası, biraz da mistik olarak Gökyüzünü “7 katlı” kabul eder. Miraç’ı hatırlayınız. 1 hafta da “7 gün” den oluşur. Bunun kökü de Mezopotamya’dadır. O zamanlar 5 gezegen biliniyordu: Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn. Buna bir de Ay ile Güneşi ekleyin. Gökyüzünün her bir tabakasının efendisi bu yıldızlardır ve her bir gün bu yıldızlardan birine adanmalıydı: Sunday, Monday… gibi . Bugünkü yaşantımız, nasıl da 5-6 bin yıl öncesinin Sümerleri tarafından etkilenmiş.

1750’lerde başlayan Sanayi Devrimi, büyük ölçüde “Demir Devrimi”dir. İkinci Dünya savaşı sonuna kadar demiri en çok üreten ülke, Dünya’ya hükmeder olmuştu. Demiri toprağın içinde eritip saflaştırmak için çok yüksek ısıya ihtiyaç vardı. Yüksek ısı elde etmek için kullanılmak üzere yerin altı köstebek yuvası gibi kazılıp maden kömürü çıkarıldı. Kömür fırınlarda yakılıp, toprağın içindeki demir çıkarıldı. O demirle  motorlar, makineler, ticaret ve savaş gemileri, toplar, tüfekler yapıldı. Kim daha çok ürettiyse, Dünya ekonomisini ve siyasetini o ülke yönlendirdi. II.  Dünya Savaşının sonuna kadar,150 yıl boyunca demir, egemenliğini ilan etmişti. Tarihte ilk kez nerede bulunmuştu bu demir? M.Ö.1200 yıllarında Anadolu’da. Avrupa’nın insan yoğunluğunun çok az olduğu,  var olanların da kaba taş çağında yaşadığı o yıllarda, Anadolu’daki Hititler büyük kentlerde oturuyor, meclis ve kral yönetimi kuruyor, imparatorluk denebilecek büyük bir merkezi sistem oluşturuyor ve demirden mızrak, sapan ve balta yapabiliyorlardı. Tahılı demirden yaptıkları orakla kesiyorlardı. Gümüşten içki kapları, tunçtan dinsel ayin araçları yapabiliyorlardı. Batı dünyası, hem madeni tanıma ve işleme, hem de ondan bugün ancak “endüstri mühendislerinin” yapabildiği biçimlendirme işlemleriyle çeşitli kap-kaçak balta, tarım aletleri ve silahlar yaptılar. O şekillerin birçoğu, bugün hala kullanılıyor. Balta, kazma, sapan, ibrik, vazo… gibi.

Pamuk’un vatanı Burma ve Mısır’dır. Büyük İskender’in gemileriyle Yunanistan’a gelen pamuk, orada gittikçe daha sık ekilir oldu. Araplar ise onu İspanya’ya taşıdılar. Böylece Avrupa’nın vahşileri pamuklu elbiseler giyebildi. Öyle ki, bu tanışma, Dünya’da sanayi devrimini başlatan olay oldu. Nasıl mı?  1600’lerde Dünya gemilerle tanındı. Avrupalılar Araplardan öğrendikleri pamuklu elbiseleri çok sevmişlerdi. Pamuğun çok bol ve ucuz olduğu Hindistan ve Burma’dan pamuklu ince kumaşlar getirmeye başladılar. 1750’lerde kaba yünlü kumaşlarını  satamaz hale gelen İngiliz yün tüccarları, pamuktan örülmüş hazır kumaşların ülkeye sokulmasını yasaklatmışlar. Bunun üzerine ülkeye ancak pamuk ipliği ithal edebilen tüccarlar, ahşaptan yaptıkları özel düzenekler sayesinde bir kişi birkaç tezgahı çalıştırıp üretim maliyetini dişürmüşler. Ama bu arada sanayi için ilk şart olan “makine” kullanımını da gerçekleştirmişler. Sonraları makineler, Hititlerin buluşu olan demir ile yapılmış ve üretim gittikçe artmış.

İpek, M.S.300 yılına kadar Çinlilerin tekelindeydi.Orta Asya üzerinden Suriye’ye ulaşan  İpek Yolu , Çin ipeğini ve diğer nadide Çin eserlerini Akdenize ulaştırırdı. İpeğin sırrını Çinden ilk çalanlar Japonlar oldular.

Mısırlı rahipler et yemezlerdi; Hıristiyanların bir çoğu Cuma günleri halen et yemezler. Mısır’da Yeni krallık (yaklaşık M.Ö.1500 yılları) zamanında rahiplerin domuz eti yemesi yasaktı. Araplar, ile Museviler de  çok eski yıllardan beri domuz eti yemezlerdi. Belki de bu davranış, göçmen  olan insanların, ancak yerleşik düzende yetiştirebilecek domuzu tanımamalarından kaynaklanmaktadır. Ama eski bir alışkanlık, binlerce yıl boyunca insanların kültürünün önemli bir parçası olarak kalabilmektedir.

Tarımda öküzler ve atlar, tarlaları sürmek ve ürünleri taşımak için Ortadoğu’da  İsa’dan 2000 yıl önce bile kullanılmıştı. Avrupa bunları  Ortadoğu’dan öğrendiği gibi, öküz ve atlardan ,19. y.y. dahil, yüzlerce yıl yararlandı.

Anadolu’da çok hoş biçimli vazolar yapıldı. Bu vazoların üzerine resimler, ya da kabartmalar çizildi. Sonra  Yunan kentlerinde daha güzel resimli vazolar yapıldı. Ama fikir Anadolu’ya aitti ve Yunanistan’dan 500-1000 yıl önce üretmişti onları. Anadolu’da Mısır’da, Mezopotamya’da  başlayan heykel ve resim  sanatları, Yunanistan ve Roma üzerinden Batı’ya geçmiştir.

Birçok Yunan efsanesinin, mistik olanları da dahil, kökü Anadoluda’dır. Kybele, Artemis olmuştur. Anadolunun antropomorfik tanrıları, Yunan tanrılarında aynen sürdürülmüştür.

Şimdiye kadar kazılıp ortaya çıkarılan en eski tapınak Eridubla,  yakl. M.Ö. 3500 yılında Sümerler tarafından inşa edilmiştir. Uzunca bir salonu  olan Tapınak, daha sonraki yılların Kilise ve Cami’sine  örnek oluşturmuştur.

Mısırlı Rahipler tıraşlı ve sünnetli idiler ve törenler sırasında maske kullanırlardı. Katolik rahipler de tıraşlıdırlar. Mezopotamyalılar sakallı idiler; bu  bölgeden kaynaklanan ortadoksluğun papazları da sakallıdırlar. Tüm Sami ırkları gibi, Araplar da sakalı idiler; bugün Türklerin çoğunlukla bıyıklı olması gibi. Sami ırkından gelen sakal alışkınlığı, bugün “iyi Müslümanlar” da yaşamaktadır.

İnsanlar önce güneşe, fırtınaya inanmış, sonra tanrıları hayvan ve insan figürleriyle tasarlamışlar, en sonunda tek Tanrı inancına ulaşmışlardır. Önce bir Tanrı yüceltilmiş ve diğer tanrılar 2. sıraya indirgemişlerdir. Babil’de Marduk, Eridu’da Enki en büyük Tanrı oldu. M.Ö. 1350’de Mısırda diğer bütün tanrılar yasaklandı. Güneş, Tek Tanrı (Aton) ilan edildi. 20 yıl sonra kurucusu Eknaton’un ölümü ile, eski düzene dönüldü. Bunda 100 yıl kadar sonra Mezopotamya’dan göç edip Mısır’a gelmiş olan göçebe Yahudi halkı, tek tanrı (Yahova) inancını benimsedi.Hıristiyanlık ve Müslümanlık da tek yaratıcı bir Tanrı inancı üzerine inşa edildiler.

 

Hititler, Mısırlılar ve Miken Yunanlıları gibi bazı halklarda ticaret memurları tarafından düzenleniyordu. Mezopotamyada çok eski yıllardan beri özel mülkiyet vardı ve M.Ö. 2000 yılından itibaren Tüccarlar arasında gümüş yüzükler, para olarak kullanılıyordu. Bu iki özellik, batı kültürünün de temelinde vardır.

M.Ö. 4000 yılında bakır eritilip şekillendirilebiliyordu. M.Ö. 1500 yıllarında, bakır ve kalay karıştırılarak daha sert metal olan tunç elde edildi. M.Ö. 1500’lerden itibaren demir aletler yapılmaya başlandı. Tüm bunlar Anadolu’da başladı. Mısırda daha çok altın vardı ve M.Ö. 3000’den beri biliniyordu.

Tüm bu madenler hem tekniğin gelişmesinde, hem de kültürün kökleşmesinde çok önemli rol oynamışlardır.

1800’lere kadar insanlığın yarattığı en eski modern uygarlık olarak Yunan Uygarlığı biliniyordu. O zamana kadar ne Sümer ve Babilliler, ne Eski Mısırlılar, ne de Hititler biliniyordu. Ne zaman ki 1800’lerin başında Mısır yazısı, daha sonra Sümer ve Babil çivi yazısı ve dili, 1900’lerin başlarında  Hitit yazısı ve dili çözümlendi, o zaman anlaşıldı ki, Eski Yunan’lılarda gördüğümüz bu önemli uygarlık sıçraması birdenbire ve kendiliğinden oluşmamış, Anadolu, Mezopotamya ve Mısır uygarlıklarından devşirilerek gerçekleştirilmiştir. Bu uygarlıklardan aldığı her bilgiyi, kendi kültürü ile karşılaştırıp geliştiren Yunan Uygarlığı, Roma’yı etkilemiş, Roma Uygarlığı, Hıristiyanlık kültürüyle birleşerek bugünkü Batı Kültürünü oluşturmuştur. Hıristiyanlık da bir Ortadoğu ürünüdür. Hıristiyanlık, Musevi toplumundan çıkmıştır. Hz. İsa, Musevi bir ailenin oğludur. Museviler Tek Tanrı inancına sahiptiler. Ama onlardan da önce, 20 yıllığına da olsa , M.Ö. 1400’lerde Mısır’da  Fıravun Eknaton ( Aton’un sevdiği) ( din değiştirmeden önceki adı  IV. Amenofis , yani Amon’un kulu) tarafından Tek Tanrı’lı bir dönem yaşanmıştı. Ayrıca Mısır inancında Osiris-İsis-Horus üçlemesi, Hıristiyanlığa Kutsal Ruh-Meryem-İsa ( Teslis) şeklinde geçmiştir. Osiris en büyük tnrı idi. İsis onun karısı ve Horus da oğlu idi. Görüldüğü üzere benzerlik oldukça fazla.

Eski Ortadoğu, insanlığın ilk geliştiği yerdir. Gerçi Hindistanda ve Güney amerika’da da Neolitik çağ değişimleri yaşanmıştır, ama onlar Batı Dünyasını asla Ortadoğu gibi doğrudan etkilememişlerdir. Anadoluda, Mezopotamyada ve Mısır’da insanlar oldukça uygar sayılabilecek bir düzeyde yaşarlarken ve edebi ve mistik birçok eser yaratırlarken, kentler ve devletler kurarlarken, bugünkü tüm batı Dünyasının temelini oluşturan Avrupa’da insan nüfusu çok azdı ve olanlar da çok daha ilkel kabileler halinde yaşıyorlardı. Ortadoğuya komşu olan Miken ( Girit adası) ve daha sonraki yıllarda Yunanistan , Ortadoğu kültürünü özümsedi, onu kendine adapte etti. Ekonomik ve sosyal olarak iyi koşullara sahip Yunan kent devletlerinde bu bilgiler derinleştirilerek insanın mental yapısı daha yüksek düzeylere çıkarıldı. Romalılar hem Yunanlılar üzerinden, hem de Sezar’ın Mısır’ı işgal etmesiyle direkt olarak  eski Ortadoğu kültürünü tanıdı ve ondan etkilendi. Hıristiyanlık, Roma İmparatorluğu’nun  resmi dini oldu. Bugünkü batı Dünyası Hıristiyan ahlakı ve inancı ile, Roma devlet anlayışı ve hukuku üzerine inşa edilmiştir. Ve bütün bunların da temeli, Mezopotamya, Mısır ve Anadolu’daki atalarımızdır.