Yazılar

Osmanlı Türklerinde Eğitim

 Hasan Kalafat

 Günümüz Batı Uygarlığının temelinde eski Grek (Yunan) Uygarlığının yattığına inanılıyordu. 1800’lerin ilk yıllarına kadar Batı Dünyasının fikir adamları, kendi uygarlıklarının Greko – Latin Uygarlıklarının temelinde yükseldiğinden emindiler. Yazıyı, dolayısiyle alfabeyi, matematik ve geometriyi, felsefeyi, tıbbı, şiiri Yunanlılardan ; devlet yönetimini ve hukuk sistemini de Romalılardan öğrenmişlerdi. 1800’lerin başlarına kadar eski Yunan ve Roma uygarlığından başka uygarlık tanımayan Batı Dünyası için bu anlaşılabilir bir durum olmalı.

O tarihlerde  Eski Mısır uygarlığına ait muhteşem yapıtlar Avrupalılar tarafından görülmemiş, Mısır hyeroglif yazısı okunmamış, Mezopotamya uygarlığı ve çivi yazısı sökülmemiş, Anadolunun bağrındaki Hititler hakkında ise henüz hiçbirşey duyulmamıştı. Avrupa Mısır uygarlığı ile Napolyon’un 1799 seferinde tanışmış, Sümerleri 19. yüzyılda farketmiş, Hititleri ise ancak 19. yüzyılın sonlarında farketmeye başlamış, ama dili ancak 1915’te Çek bilgini Hrozny tarafından çözülmüştü (1). O günlere kadar Avrupa, dolayısiyle Batı Uygarlığı’nın kaynağı olarak  Yunan Uygarlığı görülüyordu. Yukarda sıraladığımız keşiflerle beraber farkedildi ki, Batı Uygarlığına kaynaklık  yaptığına inanılanYunan Uygarlığı orijinal değildi. O da kendini, daha önceden var olan uygarlıkların üstüne inşa etmişti (2).

Uygarlık, Dünyanın hiçbir yerinde Kutsal kitapların anlattığı şekilde“birdenbire ve mükemmel” düzeyde kurulmuş olamaz : Yazı  birden öğretilmemiş, elbise dikmek, ev inşa etmek bir günde öğrenilmemiştir. İnsanoğlu, yaşamın içinden birçok bilgi edinmiş, onlardan ders çıkarmiş, kendini ve neslini korumak için bilgiler edinmiş, aletler yapmış, sayısız bilgi ve aletin içinden işe yarayanları kullanmış ve sonraki kuşaklara aktarmıştır. İşe yaramayan bilgi ve aletler ise unutulmuş ve tarihe gömülmüştür.

Evrim, sadece canlıların ve bu arada insanın oluşmasında değil, aynı zamanda insanlığın kültür birikiminin oluşmasında da rol oynamıştır.Uygarlık bir bayrak yarışı gibidir: Her kuşak bilgi birikimini ve teknolojik düzeyi belli bir yere kadar getirir, kendinden sonraki kuşağa devreder. Yeni kuşak devraldığı bilgiyi ve teknolojiyi daha da geliştirerek, uygarlık bayrağını kendinden sonraki kuşağa teslim eder. İnsanlığın yaşamında böylece hiçbirşey kaybolmaz, herşey geliştirilerek yaşamaya ve toplumdaki dinamizme bağlı olarak daha da gelişir.

İnsan “yaratılmış” mıdır, yoksa belirli tesadüfler sonucu “evrimleşerek” mi bu güne ulaşmıştır sorusunun cevabı, bu konuşmanın konusu değildir. Ama bilim adamlarının tespitine göre bugünden 14 milyon yıl önce Hominidler  türü oluşmuş, bu türün değişime uğramasıyla yaklaşık 2-3 milyon yıl kadar önce bugünkü yapısıyla insan türü ortaya çıkmıştır. Homo sapiens günümüzden 35 bin yıl kadar önce ortaya çıkmış. İnsanoğlu, doğuşundan Dünya üzerinde binlerce yıl hüküm süren ve “kürksüz” oldukları için  insanın yaşamasını çok zorlayan buzul çağı sona erinceye kadar Paleolitik, yani yontma taş çağını yaşamıştır.

**************************************************************

(1)Ekrem Akurgal. Anadolu Kültür Tarihi, Tübitak yayını, 2000).
(2)John Bowle. Geschichte Europas 1985. Oxford’lu tarih profesörü. Orijinal ad: A History of Europe, 1979 ).

**************************************************************

 

Buzulların kutuplara doğru çekilmeye başlaması 14 bin yıl kadar önce başlamış ve 10-11 bin yıl önce sona ermiştir.Buzulların çekilmesiyle bol yağışlı bir iklim ve müthiş bereketli topraklar ortaya çıkmış; eski Ortadoğu bölgesi ülkelerinde güneşin verimliliği arttıran ve yaşama canlılık katan sıcak yüzü, yeryüzünü ısıtmaya başlamıştır.

O güne kadar “toplayıcı” ve “avcı” olan insan, üretmeye ve yetiştirmeye başlamıştır. Bu insan yaşamında çok yeni bir gelişmeydi. Balıkçıların çok yakın geçmişte “çiftlik” kurarak “balık yetiştirmesi” gibi bir gelişme. Bu gelişmeyle, insanlık tarihinin son “avcıları” da tarihe karışacak gibi. M.Ö. 9000 yılında Zağros dağlarının güneyinde koyun ve keçilerden oluşan sürüler dolaşmaya, M.Ö 7000’de Konya’nın güneyinde tahıl ekilmeye başlanmıştı.

Fırat-Dicle nehirleri ile Nil nehrinin vahası, insana yaşaması için herşeyi sağlıyorlardı: Bu nehirler her baharda taşarak toprağı suluyor, getirdikleri alüvyonlu toprak ile araziyi gübreliyor ve çeşit çeşit tohumları  insanların yaşadığı topraklara ekiyorlardı. Bol güneş de buna eklenince, her tarafta insanları doyuracak yabani tahıllar ve meyveler yetişiyor ve bu bolluğun içinde ve etrafında, insanlar için müthiş besin kaynağı olan hayvanlar dolanıyordu. İnsanoğlu zaman içinde bunların verimli olanını seçiyor, kendisi ekiyor ya da dikiyordu. Böylece tahıl ve meyveler seleksiyone edildiler ve bugün kullandığımız daha verimli türler elde edildi. Hayvanların uyumlu ve verimli olanları özel olarak yetiştirilmeye başlandı. Böylece insanlığın tarihinde yeni bir çağ başlamış oldu :  Neolitik Çağ !

Neolitik çağ, insanların topluluk halinde yaşamalarını gerekli kılmış, bu da toplumsal organizasyonların ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bu çağda insanın beslenmesi daha iyi düzeye ulaşmış, barınma olanakları gelişmiş ve bu sayede nüfus artmıştır.

Adı geçen nehirler :

  1. İnsanların beslenmesini iyileştirmeleri dışında,
  2. Tatlı su ihtiyacını sağlamış,
  3. İyi bir gıda kaynağı olan balık temin etmiş ve
  4. O dönemde balta girmez ormanların engellediği ulaşımın , su yoluyla yapılmasını  sağlamıştır.

Ulaşım daha  M.Ö. 3000 yıllarında eski Mısır’da birleşmeyi ve merkezi bir yönetimin gerçekleştirilmesini sağlamıştır. Su yolu olmasaydı Sümer uygarlığı bildiğimiz şekliyle olamazdı: Sümerler yapılarında ahşap ve taş , diğer ihtiyaçları için bakır ve bronz kullanmışlardı. Oysa Güney Mezopotamya’da bunların hiçbiri yoktu, ticaret veya ganimetle buralara taşınmaları gerekiyordu. Bu taşıma için de o günün koşullarında, su yolu, en hızlı ve ekonomik yoldu.

Sami ırkından olan  Akkad’lı Kral Sargon ( M.Ö. 2370)    hükümranlığını Lübnan kıyılarına kadar genişletmiş, hatta Kıbrıs’ı kendine bağlamıştı. Babil kralı Hammurabi (M.Ö. 1750) kendi adıyla anılan kanunları uygulamaya koymuştu. Bütün bunlar insanlık tarihinin ilk organize devletlerinin oluştuğunu gösteriyordu.

M.Ö. 1500 yıllarında bronz ve demir çağları içiçe ve yanyana geliştiler. Bu dönemde Ortadoğu Uygarlıkları, ticaretin  Sami ırkından olan Fenikelilervasıtasıyla Akdeniz’e açılması sonucunda  Avrupa kıyılarına, onun Ortadoğu’ya en yakın olan kıyılarına, yani Eski Yunanistan’a ulaşmıştır. Eski Yunanistan ise Roma ve Avrupa kültür ve uygarlığına kaynaklık yapmıştır.

**************************************************************

    Sami ırkı: Araplar, Yahudiler, Akadlar ve Fenikeliler bu soyun temsilcileridir.

**************************************************************

Belki de Dünya’nın ilk en büyük ( 20 bin kişi) kenti, Konya yakınlarındaki Çatalhöyük’tür. Fakat bu bölgede o tarihte bir devlet organizasyonu bilinmiyor.

 İlk organize devletlerin geliştiği Mezopotamya’da kentleşme, M.Ö. dördüncü binyılda belirginleşir. İlk büyük kent Uruk’tur. Fırat nehrinin güney sonlanışına yakın yerde yer alan bu kent, 400 hektardan büyük bir alana yayılıyordu ve efsanevi kral Gılgamış’ın yaptırdığı 9.5 km uzunluğundaki surlar tarafından korunuyordu. İçinde Gök-Tanrıya adanan Anu tapınağı ile  İnanna’ya  ( daha sonraları İştar adı verildi) adanan zigguratlı Eanna Tapınağı’nın yanında resmi daireler, saraylar ve konutlar yer alıyordu (3). 

Organize toplum, birarada yaşayan insanların bazı ortak kurallara uyması ile sağlanır. Kaostan düzene geçiş  insanların ortak kurallara uyması ile sağlanır. İnsanların bu kurallara uyması iki yoldan sağlanabilir:

a.Ya Tanrı kavramı ileri sürülerek, insanların yanlış eylemleri “günah” şeklinde değerlendirilir ve insanlar düzeni bozacak o tür yanlış eylemlerden uzak dururlar;

b.  ya da yanlış diye sınıflandırılan eylemi için ilgili kişi cezalandırılarak, kişiler yanlış eylemlerden caydırılmaya çalışılır. Bu düşünceyle hareketi Babilde görüyoruz. Bugün Paris’te Louvre Müzesinde bulunan 2.60 m yüksekliğindeki siyah bazalt stel,  Hammurabinin kanunlarını bugüne ulaştırıyor. Türünün ilk örneğidir bu kanun maddeleri ve Batı Uygarlığı için, Roma Hukuku kadar anlam taşır. Bu stel dikkatle incelendiğinde, bugünkü inançlarımızla ilginç bir bağlantı dikkati çeker: Stelin üzerindeki 60 cm’lik kabartmada, kafasında sarıklı başlık olan Tanrı Marduk oturmakta ve karşısında ayakta duran kral Hammurabi’ye, “insanlara iletmek üzere” emirlerini veriyor. Yani Hammurabi, insanlara tanrısal vahiyleri ileten bir elçi konumundadır.

Mezopotamya’da en büyük Tanrı gerçi Marduk idi , Hammurabi’ye ilgili emirleri de o veriyordu, ama her kentin bir “büyük tanrısı” vardı ; ayrıca inanılan “ortak tanrılar”. Tanrı bilimsel araştırmalar yapıp bilgisini yenileyebildiği için Milattan binlerce yıl önce geliştirilmiş olan düşüncelerin geçerliliğinden yeryüzündeki herşeyin sahibiydi. Aynen bugün de İslami inançta olduğu gibi : “Mülk Allah’ındır”.Demek bu kavram çok eski. Dinamik bir toplum kendini yenileyebildiği için, “şüphe” duyar, ama statik toplumların bunu başarması , geleceğin dinamik kuşaklarına  aktarılır. Sümerlerin bize bıraktığı tek dini miras bu değildir:

 Tanrı Marduk “kendisine ibadet etsin diye”, insanı  “çamurdan, kendi suretinde” yaratmıştır. Sonra da çok gürültü yaptıkları için onları bir “Tufan” ile boğarak yoketmek istemiştir. Ama Tanrı Ea,  çok sevdiği insan  Utnapiştim ve  ailesini önceden Tufan konusunda uyararak kurtarmıştır. Utnapiştim, Tanrı Ea’nın yönlendirmesiyle  her canlının bir erkek ve bir dişi örneğini kendi inşa ettiği “gemiye” bindirerek insan ve hayvan türlerinin  bugünlere gelmesini sağlamıştır. Kutsal Kitapların bugünün insanına aktardığı Nuh Tufanı’ndan  ne farkı var bunların ?

Tanrı Marduk insanı ,Tanrılara ibadet etsin, onların iş yükünü alsın diye yaratmıştı. İnsanın bu yaşamdaki amacı Tanrılara hizmet etmekti. Bugün bile tek Tanrılı dinlerde tanrının adı “Efendi” dir: İslamda “ya Rab” denir, “rabbim” de “efendim” demektir. Musevi ruhani liderin adı da “Rabbi” dir. Batı  dillerinde “O Lord” ya da “ O Herr” , yani “ Efendim” kullanılmaktadır. Yani Tanrı kavramı ve ona hitap, 5 bin yıl sonra pek de değişmemiş.

Sümerler için matematiksel hesaplar hiç de yabancı değildi. Toplama ve çıkarma  işlemlerinin onlar için çok basit olduğunu,  kare, küp ve karekök hesapları yaptıklarını, logaritma cetvelleri düzenlediklerini, bıraktıkları tabletlerden biliyoruz. 60’lı sistem (seksagesimal sistem) bugün hala kullanılmaktadır: saniye, dakika, saat, açılar, enlem ve boylamlar Sümerlerin bulduğu sisteme göre  6 ve 6’nın katlarına göre düzenlenmiştir.Batı kültüründe yer alan “düzine” hesapları da Mezopotamya’nın hediyesidir.

Gecenin karanlığında düz damların üzerinde, yüzü ay ve yıldızlara dönük yatan  Sümerli , yaşamın sırlarını ve kaderini yıldızların hareketine bağlayacak bir sürü “delil” bulduğuna inandı, buradan bugün bile insanların inandığı Yıldız Falı doğdu. Burçların bir kısmının bugün bile kullandığımız adları, Sümerlerden kalmadır. Pi sayısını ve ayın hareketlerinihesaplamışlardı. Ayın hareketlerine göre geliştirdikleri “ay takvimi” , İslam dünyasında hala kullanılmaktadır.

 

Söz uçar yazı kalır.

İnsan belleği, yazı ile güç kazanmıştır. Kuşaktan kuşağa sözlü olarak aktarılan bilgiler değişime uğrayabilir, unutulabilir ya da bir süre sonra tamamen kaybolabilirdi. Yazı herşeyi kalıcı hale getirir, bilgiye sağlamlık ve güvenirlik kazandırır. Tarih o nedenle yazıyla başlar. Yazı bize Sümerlerin hediyesidir. Dünya’nın en eski yazısı bir Sümer kenti olan Uruk harabelerinde bulunmuştur. Okunup anlaşılan bu çivi yazısı tabletlere göre yerdeki herşeyin sahibi Tanrıydı ve yerde üretilen herşeyde O’nun payı vardı. Bu pay O’nun adına, O’nu temsil eden rahiplere, tapınaklarda teslim edilirdi. Kimin ne ve ne kadar verdiğini saptayabilmek ve izleyebilmek için “kayıt” tutulması gerekiyordu. Bu zorunluluk  M.Ö. 3000 yıllarının ikinci yarısında ( M.Ö. 3300?) yazının bulunmasını sağladı.

Üçgene benzer iz bırakacak şekilde yontulmuş kamışlarla kurumamış kil tablet üzerine yazılan bu yazının 600 kadar piktogramı vardı. Öğrenmesi zordu, ama tapınaklardaki rahiplerin zamanı vardı. Ama Tanrısal işleri yürütmek için icat ettikleri yazıyı sadece tapınak kayıtlarını tutmakta kullanmadılar. Tarihin en önemli eserlerinden olan Gılgamış Destanını  da yazdılar; mektuplar, sözleşmeler, günlük yaşama dair birçok yazılar bıraktılar.Bunların çok sayıda örneği, İstanbul Arkeoloji Müzesinde görülebilir.

Fenike Alfabesi :

Fenike Alfabesi, Yunan alfabesinin, sonra Latin alfabesinin, dolayısiyle  tüm Batı Dünyasının alfabesinin temelidir. Deniz ticaretinin ilkleri olan Fenikeli bir tüccarın  çivi yazısı gibi zor bir yazıyı ne öğrenecek, ne de uzun uzun yazacak zamanı yoktu. Bilindiği üzere Fenikeliler Akatlar, İbraniler ve Araplar gibi Sami ırkından olan ve bugünkü Lübnan-Suriye sahillerinde yaşayan topluluktu. Fenike’nin arkasında önce dağlar, sonra çöller uzanıyordu. Önü ise uçsuz bucaksız denizdi. Kıyıya çok yakın küçücük bir ada üzerinde en ünlü şehirlerini kurdular: Sur.

Bu adanın birçok hammaddeye ihtiyacı vardı. Dağlarda sedir ağacı boldu. Yaptıkları teknelerle denize açıldılar ve ihtiyaçları olan maddeleri Mısır, Kuzey Afrika Kıyıları , Anadolu sahilleri ve Akdeniz-Ege Adalarından satın aldılar ve  bu bölgeler  arasında ticaret yaptılar (5). Mezopotamyadan alınan ürünleri adı geçen bölgelere ilettiler. Bu ticaret sırasında malları hızla kaydetmeleri , nereye ileteceklerini yazmaları ve teslim ettiklerine dair kayıtlar tutmaları gerekiyordu.

Bilinen çivi yazısı ya da hyeroglif ticaret ortamında yeterince hızlı yazılamıyordu. Fenikeliler çok dahice bir buluşla bazı sembolleri sadece ilk “ses”inin verdiği amaçla kullandılar: Ev çizdiklerinde , ki ev Fenike dilinde “beth”, sadece “b” harfini, göz çizdiklerinde, ki Fenike dilinde göz “ayın” demek, sadece “ğ” anladılar. 

Ve böylece 22 sessiz harften oluşan ve bugün Batı Dünyasının kullandığı Latin , Yunan ve onun türevi olan Slav  alfabelerinin, İslam Dünyasının kullandığı  Arap alfabesinin ve Musevilerin kullandığı İbrani alfabesinin, Güneydoğudaki Süryanilerin kullandığı Arami alfabesinin de atası bu Fenike Alfabesidir.

Fenike Alfabesi M.Ö. 1100’lerden itibaren tüm Akdeniz ve Ortadoğu bölgesinde kabul görmeye başladı.Bu alfabenin sesli harfleri yoktu ve sağdan sola yazılıyordu. Girit üzerinden Yunanistan’a ulaşan bu alfabeye, dilleri ünlü sesler bakımından çok zengin olduğu için  sesli harfler ilave edildi ve sesli harfler için de Fenikelilerin sesli harflerinden yararlanıldı. Ayrıca cümleler sodan sağa doğru yazıldı. M.Ö 800’lerde oluşturulan bu Yunan alfabesiyle M.Ö 500-300 yıllarında tragediler, şiirler destanlar, tıp ve astronomi kitapları ve felsefi konular yazılabildi. Buradan Roma’ya geçen alfabede kelimeler ayrıldı ve Çiçero zamanında “x” ve “y” harfleri ilave edildi. M.Ö 500 yıllarında Fenike alfabesinden hareketle Arap alfabesi oluşturuldu, 1000 yıl kadar sonra bu alfabeyle kutsal kitap Kur’an yazıldı. Arap alfabesi hala eski Fenike Alfabesi gibi sesli harf içermez, kelimeler bitişiktir ve sağdan sola yazılır.

**************************************************************

(5)  Braudel. Akdeniz: Mekan ve Tarih. Metis  yayınları,1990.

**************************************************************

Mısır kültürü daha haşmetli ve daha etkileyiciydi. Assuan’dan Nil Deltasına kadar tüm Nil vadisi tek devlet olarak birleştirilmişti (M.Ö. 3200.  John Bowle, Geschichte Europas). M.Ö 2700 yıllarında Fıravun Djoser, Sakkara’da  Basamaklı Piramidi ve etrafındaki tapınak külliyesini inşa ettirmişti. Bu tapınak yıllar sonrasının Yunan mimarisinin öncüsü kabul edilir (Yukarda adı geçen eser ). Fıravun Keops, Kahire yakınındaki Gize’de yüksekliği 146 metre olan  ve yüzyıllardır hiçbir dini yapının ulaşamadığı büyüklükte mezar-anıt yaptırmıştır.

Herbiri yaklaşık 2.5 ton gelen 1 milyondan fazla taş blokun kullanıldığı bu anıtın yapımı 30 yıl sürmüştü. Fıravun, Tanrının içine girdiği bir “suret” idi, yani Fıravun “Tanrı” idi. Bir Mısırlı için Tanrıya hizmet etmek bir görev olmalıydı. Mısır dini düzeni bugünkü tek tanrılı düzenden çok farklı gibi görünebilir. Ama benzerlikler yok değil. Hıristiyan inancına göre Hz İsa da, Tanrının yeryüzündeki sureti idi.

Cennet - Cehennem kavramı da, Eski Mısır ile bügünün bağlantıları konusunda iyi bir örnektir. Binlerce yıl önce  Oziris Mısır’ın kıralı iken, ihtiraslı kardeşi Seth tarafından öldürülür ; Hz Adem’in oğlu Habil’in, kardeşi Kabil’i öldürmesi gibi. Oziris’in karısı İsis, ki aynı zamanda kızkardeşidir, oğulları Horus ile Oziris’i aramaya çıkarlar. Oziris’in bedeninin 14 parçasını Nil nehrinin kıyılarında bulurlar. Bulamadıkları 15. parçası vardır ki o da fallustur. Buradan hareketle Tanrının cinsiyet sahibi olmaması fikri gelişmiştir. İsis ve Horus nefes vererek ( kendi ruhlarını üfleyerek) Oziris’e hayat verirler. O ise –bu Dünyadaki- tahtına dönmektense, “öbür Dünya’da kalarak iyileri kötülerden ayırmak, kötüleri cezalandırmak ve iyileri ödüllendirmek” ister. Sayısız papirüste betimlenen bu olay, tek tanrılı dinlerdeki “cennet-cehennem” kavramının öncüsüdür.

Tek Tanrılı dinler, “Tek Tanrı”ya inanan ilk kişinin Hz. İbrahim olduğunu söylerler.         Hz. İbrahim Mezopotamya doğumludur. Ur yakınlarında çadır kurar, Urfa yakınlarındaki Harran’da konaklar, Urfa’da –bugünkü inanca göre- evi olur, sonra Mısır’a gider. Zamanının gezginci bir tüccarı gibidir. Mekke’de Tek Tanrı’ya adadığı bir binayı, Kabe’yi inşa eder.    Hz İbrahim Kudüs’te bugün yaygın ve yanlış olarak Mescid-ül Aksa olarak bilinen, ama aslında adı Kubbet-üs Sahra, yani “kaya kubbesi” olan, Hz. Ömer’in İranlı sanatçılara inşa ettirdiği, altın kaplamalı muhteşem yapının altında olan, yaklaşık 5x5x2 m büyüklüğündeki bir kayanın üstünde, oğlu İsmail’i kurban etmek istemişti. Yani, o çağın koşullarında olağanüstü hareketli, destansı bir kişilikti Hz. İbrahim.  Bu destansı yaşam, gerçekle ne  kadar örtüşmektedir, bilinmez.

Aton dininde güneş Tanrı’dır. O’nun huzurunda secdeye vararak dua etmek sabah güneş yükselirken ve akşam güneş batarken tekrarlanırdı; aynen İslamiyette Miraç’a kadar  günde sadece 2 vakit namaz oluşu gibi. Bu yeni dini düzen, Eknaton’un ölümü üzerine , 20 yıl egemen olduktan sonra, yeni Fıravun Tutenkhamon zamanında, diğer tapınaklara bağlı rahiplerin baskısı üzerine sona erdi. Ama 400 yıl kadar sonra Mısır’dan, Hz. Musa ile yeniden canlandı. Bu kez Tek Tanrı’nın adı Yahve idi. İslamiyette Allah adını aldı. Hem tek tanrı, hem de cennet-cehennem kavramları, Batı Dünyasının bağlı olduğu Tek Tanrılı dinlerden çok önce Mısır’da vardı. Mısır’da da insanlar emirlerine uymadıkları için Tanrılar tarafından hastalıklarla cezalandırıldıklarına inanıyordu; bugün de çoğu cahilin inandığı gibi.

Anadolu’da Hititlerden kalma çok güzel yazılar vardır. Bunlardan birinde 7 yıldan beri  hüküm süren ve insanları yoksul bırakan, aç bırakan, hastalandıran kuraklık, bir önceki kralın kötülüklerine bağlanır ve yeni kral “beni babamın yaptığı kötülükler için cezalandırma” diye yalvarır Tanrısına. Benzer şekilde, bir savaşta alınan esirlerin Hitit ülkesine getirdiği veba, 20 yıl boyunca insanları kırar geçirir, nüfus gittikçe azalır. Ama Hitit kralı II. Murşili ( M.Ö. 1330-lar) bu hastalığın, yine başkasının işlediği bir cinayet yüzünden (*) , Tanrıların kendisini

(*) : Hitit kralı Tuthalia,  Şuppiluliuma tarafından öldürülür ve Şuppiluliuma öldükten sonra yerine oğlu  II. Murşili geçer. Murşili, başına gelen felaketin sebebi olarak babasının cinayetini görür.

cezalandırması şeklinde yorumlar: Babam, Tuthalia’nın kanı yüzünden öldü. Babamdan yana 
olan prensler, komutanlar, binbaşılar, subaylar, onlar da o nedenle öldüler. Hatti ülkesi de o konudan dolayı ölmeye başladı. Artık o salgın o kadar güçlendi ki, Hatti ülkesi salgından çok baskı altında kaldı. Nüfusu azaldı. Ben kulunuz Murşili yüreğimdeki sıkıntıyı yenemiyorum, içimdeki korkuya hakim olamıyorum. Dualarımı işitmiş olan siz Tanrılar, efendilerim, yardımıma gelin... Artik Hatti ülkesi o cinayetin kefaretini ödedi. Efendilerim, Tanrılarım, artık bana acıyın. Size dua ettiğim için artık beni işitin (6).

3300 yıl sonra bağnaz dincilerin, 17 bin insanın yaşamına mal olan büyük Körfez Depremini  “ Allah’ın cezası” olarak  değerlendirmesi, insan zihninin binlerce yıl sonra bile hala aynı düzeyde kalabileceğinin önemli bir kanıtıdır.  Türban gösterisi düzenleyenlerin taşıdıkları bir döviz şöyleydi:   “7.4 yetmedi mi?”.  Deprem, Allah’ın verdiği bir cezaymış yani.

Mısırlıların mimari eserleri piramitlerden ibaret değildir. Bugünkü Mısır’ın ortalarında , Nil nehrinin kıyısındaki Luxor kenti yakınında yer alan Karnak Amon Tapınağı, dini yapıların en büyük  ilklerindendir. 300 dönüm arazi üzerinde , açık ve kapalı alanlardan, koç başlı sfenkslerle süslü yollardan ve dikilitaş ve sayısız sütunlardan oluşan bir kompleksdir. 
II. Ramses  dahil,  birkaç Fıravun zamanında tamamlanmıştır.

III. Tuthmosis’in büyük doğu seferi sonrasında Karnak’taki Amon Tapınağında diktirdiği granit sütun, artık İstanbul’da Sultanahmet Meydanı’nı süslemektedir. Üzerinde de hyerogliflerle “Büyük krak  III. Tuthmosis Fırat’ın doğusuna kadar gitmiştir” yazılıdır ; yani bilinen Dünyanın sonuna kadar gitmiştir, büyük savaşçı Mısır Fıravunu. Oradan getirdiği çeşitli bitkilerin desenlerini de mabedin duvarlarına kazıtmıştır.

Yapımına III. Tuthmosis’in başladığı Assuan yakınlarındaki Kom-Ombo Tapınağının duvarları, doğumdan cerrahiye kadar , sünnet yapımı dahil, çok sayıda tıbbi konuyla ilgili kabartmaları içermektedir.

**************************************************************

(6)  Sedat Alp. Hitit Çağında Anadolu. Tübitak Yayını, 2000.  

**************************************************************

Nil üzerindeki Agilika adasındaki Philae tapınağının revaklı sütunlu iç avlusu, Osmanlı döneminde yapılmış büyük selatin camilerinin revaklı iç avlusu ile müthiş benzerlik göstermektedir. Bu tapınak M.Ö 400 yıllarının eseridir, yani Mısırlılar benzeri bir mimari tarzı, Süleymaniye Camiinden yaklaşık 2000 yıl önce gerçekleştirmişlerdir.

Sünnet geleneği bugün Müslümanlarda ve Musevilerde var. Fakat onlardan da önce Eski Mısır’da vardı. Eskiden beri bazı erkek ve kadınlar kendilerini Tanrı’ya adarlar. Katolik papaz ve rahibeleri hala evlenmezler. Eski Mısır’da penis bereketin sembolü idi. Bazı dinsel törenlerde büyük penis kuklaları taşınırmış. M.S.79 yılında Vezüv Yanardağının külleri altında kalan Pompei’de bir zengin evinin eşiğinde bazalt kayaya kabartma olarak işlenmiş bereketin sembolü phallus, hala turistler tarafından görülebilmektedir. Tanrı’nın verdiği bereket, Tanrıya “kurban” edilmelidir. Sembolik olarak, penisin bir kısmı kesilerek Tanrıya sunulmuş. Bunun bir de tıbbi yönü var ki, yabana atılamaz: Kum fırtınalarında sünnet derisinin altına kum birikiyor ve rahatsız edici iltihaplanmalara sebep oluyordu. Sünnetlilerde bu iltihap görülmeyince, sebebini bilmeseler de , eski Mısırlılar sünnet olanın  Tanrılar tarafından ödüllendirildiğini düşünmüş olmalılar. Mısırlılardan, o sırada Mısırda bulunan Musa  Peygamber tarafından İbranilere aktarılmış, onlardan da  aynı bölgede yaşayan Araplara da geçmiş olmalıdır.

İlaç tarifleri içeren Ebers papirüsü ve Hastalık ve kırıkların Tedavisini tarif eden Edwin Smith papirüsü.

Mısır’da edebiyat din ağırlıklıdır. Ama din dışı edebiyat örnekleri de oldukça zegindir. Teb Tanrısı Amon’a ithaf edilen bir ilahi, “La ilahe illallah”ı hatırlatmaktadır. Şöyleydi o ilahi:

     “Tanrı birdir,tekdir, ondan başkası yoktur.

       Bir tanedir. O’dur her varlığı yaratan”. (7).

**************************************************************

(7) Talat Sait Halman. Eski Mısır’dan Şiirler.YKY.1995)

**************************************************************

Ölüler Kitabı, hepsi birbirinin aynı olan bir kutsal kitap değildir. Ölüler kitabı, ölü için yazılan ve yanına konarak birlikte gömülen, ölenin iyiliklerini anlatan, günahsız olduğunu dile getiren, ölüye yol gösteren ve Tanrılara müteveffayı anlatan yazılardır. Dua kitabıdır. Güzel sözler, şiirler de içerirler. İşte bir şiir (8):  (Almanca’dan kendi çevirimle. Aynı şiirin Almanca’dakine pek benzemeyen bir çevirisi de Talat Sait Halman’ın Eski Mısır’dan Şiirler Adlı kitabında da vardır) :

    “ Dilerdim ki insanlığın sonu gelmiş olsaydı,
       Kimse gebe kalmasaydı ve hiçbir doğum olmasaydı.
       Yeter ki ülkede gürültü ve kavga olmasın”.

       Ecel karşımda duruyor,
       Bir hastanın sağlığına kavuşması gibi
       Birinin hastalıktan sonra dışarı çıkması gibi.


      …..
      Ecel karşımda duruyor,
      Misk kokusu gibi
      Rüzgarlı bir günde yelkenin altında oturur gibi.

     Ecel duruyor karşımda,
     Yürünmüş bir yol gibi
      Birinin savaş seferinden evine gelmesi gibi.

     Ecel karşımda duruyor,
     Açılan gökyüzü gibi
     Ve insanın bilmediğini anlaması gibi.

    Ecel duruyor karşımda,
    Nasıl biri evini tekrar görmeyi özler,
    Esarette yıllarını geçirdikten sonra.”

**************************************************************

(8) Cornelius Stetter.Denn alles steht seit Evigkeit geschrieben. 1990, Almanya. Almanca’dan çeviri bana ait.  )

**************************************************************

Ölüler kitabında ölen kişi

anlatıp, Tanrılardan merhamet diliyordu.

    Din dışı edebiyat da mevcuttu. İşte bir şiir örneği (7):

 

“İşte cebi delikler zengin oldu,

  Büyük adamlar bile övüyor yeni zenginleri”.

 

“Kargaşalık var ülkede, yıkımın eşiğindeyiz,

  Kapı dışarı ettiler adaleti,

  Haksızlık kol geziyor yönetim çevrelerinde”.

   (7Talat Sait Halman. Eski Mısır’dan Şiirler.YKY.1995)

 

Eski Mısır’da özdeyişler ve güzel sözler de yaygıdı.   Ptah Hotep’in sözlerigüzel örnektir :

     “İlminden dolayı kibirli olma, kendi gururunu bilgilerinin içine koyma”. 
     “Kendi yakınlarına cömert davran, zira birgün başına bir felaket gelirse, seni sadece onlar selamlayacaktır”.

      ”Mala karşı hasis olma! Bu, tedavisi olmayan bir hastalıktır ki, dostları ve akrabaları ayırır”.

      
Düzyazı ve şiir örnekleri Eski Yunan Dünyasında ansızın ortaya çıkmamıştır. Daha önce Hitit ve Sümer Dünyasında da örneklerini  gördüğümüz birçok düzyazı, özdeyiş ve şiir, Yunan kültürüne öncül olmuştur. Bu eski eserler hem Yunan yazınına, hem de bugünkü Batı Dünya’sının yazınına kaynaklık etmiş olmalıdır. 

Yunan Kültürü 18. yy’a kadar Batı Uygarlığının temeli olarak görülüyordu; çünkü alfabeyi, destanları, trajedileri Yeryüzünde ilk kez onların buldukları ve yazdıkları düşünülüyordu. Hele Yunan heykelleri batı sanatının ve yaratıcılığının temeli gibi görülüyordu. Ama 19. ve 20. yy boyunca bulunan Sümer, Babil ve Hitit ile Mısır heykelleri, daha ilkel model olsalar da, bazı şeyleri taştan yontulmuş heykellerle anlatmayı , Yunanlılardan birkaç bin yıl önce onların gerçekleştirdiğini bütün Dünyaya göstermiştir.