Yazılar

Uygarlık ve İnsanlık


Hasan Kalafat
Ekim 2011     

2011 yılı sonbaharında Balkanlar’da birkaç günlük seyahat yaptık. Bu gezi sırasında öylesine insanlık ayıpları ve acılarına tanık olduk ki, dönüşte burada yaşayan, birçoğu yaşamını kaybetmiş insanlar için birşeyler yazmak ve paylaşmak ihtiyacı duydum.
Kuşkusuz insanlığa karşı işlenen suçlar sadece Balkanlardaki vahşet ile sınırlı değil. Tarih boyunca bu tarz suçlar hep işlendi.
İNSAN ARIYORUM :
Milattan önce 3. Yüzyılda Sinop’ta yaşayan alçakgönüllü Diyojen, elinde fener,  gündüz gözüyle kapı kapı dolaşır ve kendisine “ne yapıyorsun” diye soranlara, “insan arıyorum” dermiş.
Diyojen insan arıyor (internetten)
AZTEK KATLİAMI:
İsa’nın yaşadığı dönemlerde, yani Diyojen’den 400 yıl kadar sonra, Dünyada 250.000.000 insanın yaşadığı tahmin ediliyor. M.S. 1600’lerde İngiltere, İtalya, İspanya ve Fransa’nın her birinde  ortalama insan nüfusu 3-4.5 milyon civarındaydı. Avrupa’da bile insan nüfusu bu kadar az iken, barış içinde yaşayan orta Amerika’daki yerlilerin nüfusu 1500’lerde 25 milyondu.  1600lerde,  İspanyolların karaya ayak basmasından yüzyıl sonra, İspanyolların kılıcından kurtulmuş  sadece 5 milyon kadar yerli insan kalmıştı Orta Amerika’da.
Avrupalılara göre Avrupalılar “uygar”dı, ama, Amerikalıların yerlileri “vahşi”. Avrupalılar için insan onurunun, yaşama hakkının, insanlığın hiçbir anlamı yoktu. Avrupalılar diyorum, çünkü insanlık kıyımını Meksika’da İsapanyollar yaparken, aynı katliamı Kuzey Amerika’da da İngiliz ve Fransızlar yapıyordu.
PATAGONYA’DA YAMANA KATLİAMI:
En yeni deneyimimi anlatayım: 2011 Eylül ayının ikinci yarısında Bosna Hersek’teydim. Saraybosna’da bir müzede seyrettiğim belgesel filmde, bir Rus yazar, dürbünlü ve uzun namlulu tüfeğiyle avlanıyor. Avladığı, Saraybosna’da kıstırılmış Boşnak insanı !  Bu olay bana Patagonya’da yerli rehberin anlattıklarını hatırlattı: 1840’larda, Arjantin devletinin kuruluşundan 30 yıl kadar sonra, Avrupalı göçmenler davet edilip Patagonya’ya yerleştirilmiş. Herbir aileye de binlerce dönümlük araziler verilmiş. Kuzey Avrupa ülkelerinden göçle gelen bu insanlar geniş arazilerini çitlerle çevirip “yün koyunculuğu”na başlamışlar. Ama arazilerini çevirirken oradan “göçmen yerlilerin” mevsime bağlı olarak göç ettiklerini hesaba katmamışlar. Yerlilere Yamana halkı (bazı kabilelere Yaghan –yağan- ) deniyordu. Dillerinde  - Türkçeyi hatırlatan - “alakush, qayık”… gibi sözcükler vardı).


Yamana ailesi.Bu insanlar erkek/çocuk/kadın ayrımı yapılmaksızın “avlandılar” (Fotoğraflar Şili gezi gemisinden)

 Yamanalar için bu çitler hiçbirşey ifade etmiyordu. Çitleri devirip, hükümetin göçmenlere verdiği arazilerin içinden geçiyorlardı. Hükümetin bile izni alınarak, İtalya’dan insan avcıları getirildi. Yamana insanları hayvan avlar gibi, ateşli silahlarla avlanıyor, öldürülüyor ve bir organı işverene gösterilip ücreti alınıyordu. Bunu yapan 1880’lerin uygar (!) Avrupalılarıydı !!!. 300 bin olduğu tahmin edilen yerlilerin sayısı 1920 lerde 5 bini bulmuyordu. Yamana dilini kullanan son kişi, 1980 lerde 85 yaşında vefat etmiş.
İnsanlık dışı bu davranışları anlatırken, “insanlık” sözcüğünün farklı sözlük anlamları olduğunu vurgulamalıyım. Büyük Larousse  Sözlük ve Ansiklopedisine göre insanlık benim vurguladığım anlamı ikinci sırada vermekte : “Öteki insanlara anlayışla ve merhametle yaklaşma ve zor durumda olanlara yardım etme eğilimi; iyilik, acıma duygusu, duyarlılık, insaniyet” . Diğer anlamı, Arapçasıyla “BEŞERİYET. İnsanların tümü”.“İnsanlığın geleceği”… gibi. 
BALKANLAR:
Bizans’ın dağılmasından sonra doğan otorite boşluğunda, hiçbir can ve mal güvenliğinin kalmadığı Balkanlara giren Osmanlılar, bu topraklara birkaç yüzyıl süren huzur ve güvenlik getirmişti. Yıllarca herkes mutlu yaşadı. 

Osmanlının Hırvatistan sınır karakolu. Kalesiyle, camisiyle ve hamamıyla Osmanlı köyü. 
Bosna-Hersek’le ilgili anlatacak çok şey var. Ora insanlarının nasıl acılar çektiğini basın ve televizyonlardan izleyebiliyorduk, ama yerinde görünce acı daha büyük oluyor. Aylarca kuşatma altında tuttukları kente gece gündüz bomba ve kurşun yağdırıyorlardı. Çocukları, kadınları, yaşlıları, hastaları da öldürüyorlardı. Sırplar Radovan Karadzic adlı acımasız bir komutanın yönetimi altında 3 yılda 40 bin civarında insan öldürdüler.

Saraybosna : Kurşun izleri hala duvarlarda 

Mostar :Ve müslümanlar mezarlarda. 
Ve bu niçin? “O topraklar bana aittir. Nerden çıktı bu Müslümanlar”. O Müslümanlar, o toprakların asli sahibi halbuki. Ve uluslararası mahkeme kendisini mahkum edince Karadzic, Saddam gibi kılık değiştirerek  köşe bucak saklanmaya çalıştı.
Radovan Karadzic, bu kılıkta yakalandı.
Saraybosna Birinci  Dünya Savaşının çıkmasına da beşiklik yapmıştı. Avusturya prensinin  Saraybosna’da suikaste kurban gitmesiyle başlayan savaşta 8 milyondan fazla insan ölmüştü. İkinci Dünya Savaşının bilançosu daha da iç karartıcı: Toplam 40-50 milyon insan öldürüldü. Sovyetler Birliği nüfusunun %10’unu kaybetti (yarısı sivil, toplam  20 milyon Sovyet vatandaşı), Polonya nüfusunun % 20’sini kaybetti (5.8 milyon insan);  6 milyon yahudi, 250.000 çingene ve diğer kayıplar. Bütün bu kayıplar ve çekilen acılar, daha onurlu yaşamak için değil, bir ülkenin diğerleri üzerinde egemenlik kurma arzusundan kaynaklandı.

 Bugünkü alfabenin yaratıcıları, Lübnan ve kısmen Suriye’nin Akdeniz sahillerinde yaşayan denizci Fenikelilerdi. Dağlarında sedir ağaçları bolca olan Fenikeliler, Mezopotamya’da toprağın çatlaklarından yeryüzüne fışkıran katranı da alarak tekneler yaptılar. Gemi yapabilmek için ahşapların arasından su sızmasını engellemek üzere katranla kalafat edilmesi gerekiyordu. Tarihin gemi yapan ilk denizcileri olan Fenikeliler, taşımacılığa ve ticarete başladılar. Ama teknede ne taze kil tablet bulundurabilirlerdi, ne de yazmak için o kadar bol zamanları vardı. Bu yokluk ve acele içinde bugünkü alfabenin ilk örneğini oluşturdular. Bugün hala onlar tarafından M.Ö. 1000’lerde bulunmuş olan alfabeyi biraz değiştirip geliştirerek kullanıyoruz. Bugün bati dünyasında kullanılmakta olan Latin Alfabesi de, Kiril Alfabesi de aslında Fenike Alfabesinin değiştirilmiş kopyalarıdırlar.
Tüm batı uygarlığının kökleri Mezopotamya, Anadolu ve Mısır’dadır. Aynı aletleri kullanıp, aynı tarzda inanca sahip olarak geliştik. Mısırda da “Tanrı tekti, ondan başka Tanrı yoktu, o ne doğmuştu, ne de doğurmuştu (Amon rahiplerinin duası. Eski Mısır şiiri). Musa, Süleyman ve Davut hem devletin başındaydılar, hem peygamberdiler; aynen Mezopotamyada olduğu gibi: Orda da kral, tanrının adına onun mülkünü yönetiyordu ve emirlerini insanlara iletiyordu. 
Hammurabi steli. Louevre Müzesi, Paris.  Oturan Tanrı, ayaktaki Hammurabi, alltaki yazılar “Hammurabi Kanunları”. Stelin yüksekliği 260 cm.
Hammurabi kanunlarında olduğu gibi. Batı Dünyasının dinsel inancının temelinde de bu bölgelerin inançları vardır.

Ama inançları, dili, kökeni aynı olan bu insanlar nasıl oluyor da 21. Yüzyılda hala acımasızca birbirlerini öldürebiliyorlar. Hem de sadece savaşan insanlar değil birbirini öldürenler, savaşanlar, elinde silah olmayanları da öldürüyor veya onlara tarifi imkansız ve izleri ömür boyunca sürecek

acılara sürüklüyor. Yugoslavya, “Güney Slavları” demek. Tümü aynı dili kullanıyor. Ama coğrafi ayrılıklar, onların farklı tarzda inanmalarına yol açıyor: Kuzeyde ve batıda olanlar papalığa yakın olduğu için Katolik inancına bağlanmışlar, güneyde olanlar Bizansa yakınlığı nedeniyle Ortodoks olmuşlar. İsa’nın Tanrı oğlu olduğuna inanmayan bir grup ise, ki bunlar Bogomiller olarak bilinirler, toplumdan dışlandığı için daha çok dağlarda yaşarlardı. Bu son grup, Osmanlıların bu bölgeleri işgal etmesi üzerine, Müslümanlığı tercih ettiler. Şimdiki Boşnaklar. Tümü aynı dili konuşuyor. Sadece din ve coğrafya farkının getirdiği sözcük ve lehçe farkıyla. 
Tito’nun ölümünden sonra bu üç halk birbirini boğazlamaya başladı. Arada en aciz olanlar Boşnaklardı, çünkü ziraat işlerinde görevlendirilen Boşnaklar eski orduda yoklardı, o nedenle silah kullanmayı bilmezlerdi ve silahsızdılar. Sırplar, Ordu ve donanmanın tümünü yönetiyorlardı. Hırvatlar da silahlıydı. 

Ünlü Mostar Köprüsü : Mimar Sinan 'ın öğrencisi Mimar Hayreddin tarafından tasarlanan köprü, 9 yılda inşa edilmiş ve 1566 'da tamamlanmıştır. 
30 metre uzunluğunda, 4 metre genişliğinde ve Neretva nehrinden 24 metre yükseklikteki köprü, dönemi için gelişmiş bir teknoloji ile inşa edilmiş olup günümüzde UNESCO tarafından dünya kültür mirasının bir parçası olarak kabul edilmiştir.

Hırvatlar Boşnaklarla savaştılar, Mostar köprüsünü yok yere bombalayıp yıktılar. Bir tek amaçları vardı: Osmanlıları ve Müslümanları hatırlatan her şeyi yok etmek! Bu nasıl insanlık???
Bombalanmış haliyle Mostar Köprüsü. 1993 yılında Hırvat milislerin topçu ateşiyle yıkıldı. ( Fotoğraf internetten).

Saraybosna çok güzel bir kent. Geniş bir kuğulu parkı, camileri, kiliseleri ve Osmanlı tarzı evleri , çarşısı ve camileri var. Yemyeşil ve yüksek dağlarla çevrili.

Saraybosna’dan görüntüler
Sırplar 1993-1995 arasında bu güzelim kentte ve Bosna’nın diğer bölümlerinde unutulmayacak katliamlar yaptılar. 
Saraybosna’da Sırp kuşatması : Saraybosna’nın hayat damarı Tünel. Ortadaki mavi adacık Saraybosna kenti. Sağ üstteki mavi renkli boğazda uluslararası kontroldeki havaalan yer alıyor. Orada kırmızı renkle gösterilen uçuş pistinin altını çaprazlayarak, Bosna’nın geri kalan büyük bölümüyle bağlantıyı sağlayan tünel açılmış. Abluka altındaki kentin diğer Bosna topraklarıyla bağlantısı bu tünelden sağlandı. Üç yıl boyunca gıda, ilaç ve mühimmat buradan temin edildi. Yaralılar buradan taşındı. Tünel 800 m uzunluğunda,1.60 m yüksekliğinde ve 80 cm genişliğinde idi.
Üç yıl içinde 35 bin insanı katlettiler, sadece Srebrenica’da birkaç günde otobüslerle taşıdıkları 7.200 Boşnak gencini öldürüp toplu mezarlara gömdüler. Bu da yetmedi, Boşnak kız ve kadınlarını, yeni inşa edilmiş büyük bir lüks otelde sırp ileri gelenlerine ve yurt dışından davet ettiklerine ikram etmişler. Birçok kadın intihar etmiş, bir kısmı da ikram edilmeyi hazmedemediği için sırp görevliler tarafından basitçe ortadan kaldırılmış. Uygar Avrupa’nın ortasında “uygarlaşmış olması gereken” insansı topluluklar yaptı bu acımasız katliamları. Ve insanlıktan nasibini alamamış bazı insanlarımız, yıkımdan çıkmış bu insanlara yardım amacıyla topladıkları parayı, kendi özel amaçları için kullandılar. Nerde insanlık???

Saraybosna 2011. Duvarlar tuğlayla kapatılmış, ama sıvanamamış…
ATOM BOMBASI :
Amerika Birleşik Devletleri 1900’lere kadar kendini, kendi bölgesi ile sınırlı tutuyordu. Seslerini 1. Dünya Savaşının sonunda ilan ettikleri Wilson prensipleriyle, Osmanlı Toprakları için hazırladıkları “bölme planlarıyla” işittik. Ama ikinci Dünya Savaşı sonunda yenilmiş ve teslim olmak isteyen Japonya’nın iki kentine atom bombasını atmakta hiçbir sakınca görmedi. 6 Ağustos 1945'te yerel saatle 08:15'de Amerika Birleşik Devletleri, "Enola Gay" adlı bir B-29 bombardıman uçağından bıraktığı Little Boy (küçük çocuk) isimli atom bombasıyla ilk anda Hiroşima’da 70 bin kişilik katliamı gerçekleştirdi

. Enola gay’in Hiroşima’daki yıkımı (internetten)

Sonrasında radyasyon hastalıkları sebebiyle ölenlerle birlikte bu sayı 90 bini geçti. Bazı bilimadamları ve çevrelere göre bu bombanın etkileri halen sürmektedir. Atom Bombası, o tarihte bilimin ve teknolojinin en son aşamasıydı. Antik Yunan çağından beri var olduğuna inanılan atomun, bölünmez son parçacık olduğu sanılıyordu. Bomba, Alman Nazilerini durdurabilmek amacıyla 1904 Almanya doğumlu, Yahudi asıllı Robert Oppenheimer başkanlığındaki bir ekip tarafından geliştirilmişti. Oppenheimer, sabahın ilk ışıkları etrafı aydınlatmadan patlatılan atom bombasının yaydığı korkunç korkunç ışığı ve yaptığı tahribatı kendisine gösterilen fotoğraflarda görünce, aşağıdaki Hint şiirini mırıldanmış:
“Bin güneşin ışığı
Doldursaydı bir anda bütün göğü,
O Görkemli’nin ihtişamına benzerdi tıpkı.
Dünyaları yıkan,
Azrailim ben artık.”
Son iki satırıyla : "now I am become death, the destroyer of worlds..."*
ABD, atom bombasının yarattığı bu dehşet havasını, Dünya Egemenliği için ne boyutlarda kullandı, hepimiz biliyoruz. Yaptıklarına hala tanık oluyoruz. Eh, kolay değil, 2 bombayla nerdeyse 200.000 insanı öldürmenin, iki dev kenti yerle bir etmenin etik olmayan gururunu taşıyordu. Bu uygar Dünya içinde, insanlık dışı davranışlar vardı. Ama atom bombasının mucidi diyebileceğimiz ve yukarda yazdığım mısraları mırıldanan Oppenheimer, 1947’de atom bombasına karşı ilk derneği kuran adamdır. Demek uygarlıkta en üst aşamaya ulaştığını sandığımız bir ülke, insanlıkta çok alt düzeylerde kalabiliyor, ama o ülke içinde insanlığını unutmayan insanların olduğu da bir gerçek. Oppenheimer, atom bombasına karşı yürüttüğü kampanyalar nedeniyle, ünlü antikomünist McCarty’nin suçlamalarıyla karşılaşmış ve göz hapsinde tutulmuştu.

Robert Oppenheimer McCarthy (14 Kasım, 1908 – 2 Mayıs, 1957)
( 1904-1967 ) 1947 ve 1957 yılları arasında Wisconsin eyaleti 
Cumhuriyetçi parti Senatörüydü.
VİETNAM SAVAŞI :
Orada hızını alamayan ABD’nin 1963’ten itibaren Vietnam’da kan döktüğünü biliyoruz. 1973’e kadar süren savaş, ABD birliklerinin geri çekilmesiyle sona ermiş, bu 10 yıl içinde 53.200 ABD askeri ölmüştür. Vietnam, aslında 1955 – 1975 arasında süren bu savaşlarda toplam 1.177.000 insanını kaybetmiştir. Bunun için teknolojinin sağladığı tüm uçaklar, helikopterler, napalm bombaları kullanılmıştır. Köye napalm bombası atıp çocukları yakan zihniyet insanlıktan nasibini almış olabilir mi? Vietnam savaşı çok çetin geçtiği kadar, iki tarafında birbirine acımadığı bir savaş olarak akıllara kazınmıştır. Kuzey Vietnam kuvvetleri, akla gelebilecek her türlü işkenceyi ele geçirdikleri Amerikan askerlerine yapmaktan geri kalmamış, keza Amerikan askerleri de yakaladıkları Vietkongları diri diri (ölümleri geç ve can çekişerek olsun diye) helikopterle alçaktan atmışlardır. Toplu halde yapılan işkenceler, insanları canlı canlı yakmalar, biyolojik saldırılar, napalm bombaları, köy baskınları, toplu cinayetler ve yağmalar sıradan hale gelmiştir.
EKONOMİK KALKINMA :
Ellili yılların “büyük keşfi” olan ekonomik kalkınma o günlerin teorisine göre evrensel boyutta olacaktı ve herkesi olumlu yönde etkileyecekti. Savaş bitmişti ve artık tüm ülkeler, hem de hızla kalkınacaktı. ABD Marshall yardımı da yapmaya başladı. Biz de “küçük Amerika” olacaktık. Ama olmadı işte… Kalkınma umulduğu gibi Dünyanın bütün ülkelerinde olmadı. Amerika çok daha güçlendi. İkinci Dünya savaşından önce Güney Avrupa ve Brezilya’dan çok daha iyi durumda olan Arjantin ve Uruguay, geriledi. Komünist bloktaki tüm ülkelerde ciddi bir ilerleme olmadı, çoğu geriledi, yoksullaştı. Ekonomik kalkınma yoksulluğu ortadan kaldıracaktı güya, ama yoksulluk sadece Japonya’da ortadan kalktı. Amerikan siyahilerinin bile üçte biri hala yoksulluk sınırının altında yaşıyor.
Ekonomik zenginlik de, sosyal hayatın zenginliği de eğitimli ve disiplinli insanların varlığına bağlıdır. İkinci Dünya savaşı sonrasında Batı Avrupa ve Japonya hızla yoksulluğu yenebildiler, çünkü bu ülkelerdeki insan kalitesi, böyle bir atılımı yapmaya uygundu. Ulaşım ve bankacılık sistemi halihazırda kuruluydu, devletin ekonomiye yön ve hız verecek alt yapısı hazırdı. Hızla demokrasi kurulabilmişti. Demokrasinin olmadığı yerde özgürlük olmaz. Özgürlüğün olmadığı yerde özgür fikirler ve yenilikler oluşamaz. Ekonomik zenginlik de özgürlüğün olmadığı bu ülkelerde sadece yönecilerin ve çevresindekilerin elinde kalır. Güneyimize ve kendimize doğru baktığımızda sayısız örneğini görürüz bunun, öyle değil mi?
SAVAŞ / TERÖR :
İkiz kulelere yapılan saldırı ABD’nin kendi topraklarında yediği ilk büyük darbedir. 2000 küsür insanın öldüğü bu terörist hareketin mazur görülebilir hiçbir tarafı yoktur. Akıllarınca Amerika’ya ders verecek olan bu sersemler, bunca insanın hayatına kıymak hakkına sahip midir? Bu kadar insanı çarparak veya yakarak öldürmekle, büyük halk kitlelerini özgürlüğüne mi kavuşturdular? Sonuçta bu eylemi destekleyenleri cezalandırmak üzere Afganistan’a girilmiş, sapkın yönetim iktidardan düşürülmüş, ama Afganistan’a ne huzur, ne “yüksek uygarlık”, ne de “ileri demokrasi” geldi. 

Afgan kadın. Aynı insan Savaş Sırasında ve Savaştan Yıllar sonra. Bakışlardaki yılgınlığa dikkat (Fotoğraflar internetten)

Afganistan’a girmekte haklı nedenleri olan ABD’nin Irak’a girişine ne demeli? Saddam Hüseyin 1979’dan 2003’e kadar olan iktidarı sırasında 170 kişinin ölüm emrini verdiği için Amerika tarafından “gaddar” ilan edilmişti. Eh, uygarlaşamamış, insan haklarına saygısı olmayan insan, insan hayatına da değer vermezdi. Peki çok adam öldüren bu insanı ,iktidardan düşürüp Irak’da ileri demokrasiyi kurmak isteyen ABD kaç kişiyi öldürdü? 1.000.000 olduğu söyleniyor. Her halükarda 500.000 den fazla insanı öldürdüler! İleri demokrasi yerine de etnik ve dini kavgalar, siyasi iktidarsızlık geldi. Müslümanlar, Müslümanları, camilere bomba atarak, kitleler halinde öldürüyor.

 

İşte gazete haberlerinden biri:


BAĞDAT'TA CAMİYE BOMBA: 30 ÖLÜ 
Pazartesi, 29 Ağustos 2011 11:31 
Irak'ın başkenti Bağdat'ta bulunan Ummulkura Camiinde teravih namazı sırasında düzenlenen intihar saldırısında aralarında bir milletvekilinin de bulunduğu 30 kişi hayatını kaybetti, 33 kişi de yaralandı.
Irak'ın başkenti Bağdat'ın El-Gazaliye semtinde bulunan ve en büyük camilerden sayılan Ummulkura Camisine teravih namazı sırasında intihar saldırısı düzenlendi. Irak İçişleri Bakanlığı'na bağlı Bağdat Operasyonları Komutanlığı sözcüsü Kasım Ata intihar saldırısına ilişkin yaptığı açıklamada intihar saldırısının teravih namazı sırasında gerçekleştiğini belirti.
Bu davranışların neresinde İNSANLIK var? 
NAZİLER :
İnsan, insanlıktan bir kez çıkmayagörsün !!!!
Nazi Almanyasında insanlara reva görülen mezalim???
Almanya 19. Yüzyılın sonunda tıp ve cerrahi alanında Dünya öncüsüydü. Galata Köprüsünü 1912’de Almanlar inşa etmişti, Hicaz demiryolunu da. Uygarlıksa, Almanlar Birinci Dünya savaşından önce de, İkinci Dünya savaşından önce de uygarlık alanında oldukça ilerdeydiler. Bu uygar Almanlar, deli bir despotun peşine takıldılar ve kendilerini felakete sürüklerken, milyonlarca insanın ölümüne ve acı çekmesine sebep oldular.
Çünkü insanlıklarını kaybetmişlerdi. İnsan ilginç bir varlıktır. Yeni koşullara uymakta çok beceriklidir. Yaşamını nasıl sürdürebileceğine inanıyorsa, öyle davranır. Vicdanı devreden çıkmaz, ama vicdanı yeni bir şekil alır. Yapılan mezalimi “diğerlerinin hak ettiğine” inanır. Hak ettiklerine göre onlara kötü davranmak mezalim değildir; onlar bunu kendileri istemiştir, onun inancına göre. Hem sonra kendi davranışı kendine özgü değildir ki; herkes böyle yapmıyor mu zaten. İşte böylesine insanlıktan uzaklaşan bir yönetim altında beyinler yıkanır, davranışlar şekillendirilir, yeni bir vicdan türü oluşur.
Naziler iktidara nasıl gelmişlerdi, bir hatırlayalım :
“Kasım 1923'te Münih'te ,''Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi''nin lideri Adolf Hitler ''adında birisi'' bir darbe girişiminde bulunmuştu, ama girişim polisin el koymasi, bir iki el ateş ve birkaç kişinin vurulmasi ile hemen sona ermiş, darbeciler sağci ve vatansever olduklarından, iş örtbas edilmisti. Adını bu olayla duyuran Adolf Hitler, birkaç ay bir kalede kalmaya mahkûm edilmis, o da bu dinlenme zamanini ''Mein Kampf'' (''Kavgam'') adli, o sirada kimsenin okumadigi bir ''eser'' yazarak degerlendirmisti.”

“ Hitler, yeniden siyasete basladiğinda, kalede kaldiği sürede değistiğini, artık iktidara kanlı değil, demokratik yollardan gelmek istedigini söylüyor, hatta bu konuda yazili belge veriyor ve ona inananlarin sayisi hizla artiyordu. Gerçi söylediklerinde önemsiz bir ayrıntı vardı, ''sadece iktidara gelene kadar demokrasi kurallarina uyacagini'' söylüyordu, ama kimse bunu o kadar önemsemiyordu; adamin degistiğini söylemesi yeterli sayılıyordu.” Değiştiğini, darbe yapmayacağını söyleyen bu kişi iktidara geldikten sonra muhaliflerini tek tek yok etti. Tarih değişik coğrafyalarda da olsa tekerrür edip duruyor! Nazi Almanyasında muhaliflerin bir bir yok edilmesi sonunda sıra, “doğruları görüp dile getiren” bir rahibe kadar gelmişti. O rahibe atfedilen ünlü öykü şöyle anlatılır:
Rahibe sormuşlar “peder, sizin gibi bir din adamını tutuklarlarken nasıl oldu da kimse sesini çıkarmadı?”. Rahibin bu soruya verdiği cevap çok anlamlıdır: “Önce komünistleri götürdüler. Ben komünist değildim. Sesimi çıkarmadım, komünistlerden kurtulmuştuk. Sonra Yahudileri götürdüler. Bana ne, dedim, yine sesimi çıkarmadım. Sosyalistlerin götürülmüş olması beni hiç ilgilendirmezdi, o nedenle sesimi hiç çıkarmadım. Beni götürmeye geldiklerinde, sesini çıkaracak kimse kalmamıştı”.

Uygarlaştıkça, yani teknoloji ve ticarette, üretimde ileri adımlar arttıkça, insanların maddi refaha ulaşma şansına sahip oldukları bir gerçek. Daha korunaklı ve büyük konutlar, daha lüks otomobiller, daha hızlı ulaşım ve iletişim sağlanır. Ama bugün hangi Doğu Bloku ülkesi insanı olursa olsun, mutlu olup olmadıklarını sorduğumuzda, verdikleri cevap hep aynı: “Eskiden fakirdik, ama şimdikinden daha mutluyduk”. Evet, mutluluk, refahla, zenginlikle doğru orantılı değil. Uygarlık refah ve zenginliği getiriyor, ama mutluluğu değil. Uygarlıktan nasibini almamış fakir ülkelerin, fakir insanlarının mutsuz olduğunu kim ileri sürebilir?

Hindistan Jaipur’da inşaatçı “mutlu” kadınlar
Somalili kadınlar (internetten)
Bir Çin özdeyişi vardır ki, herkes duymuştur : “Birine bir balık ver , doysun bir defa. Birine balık tutmayı öğret, doysun ömür boyunca”. Somaliye yapılan yardımları gördükçe aklıma geldi bu özdeyiş. Dünyanın birçok yerinde açlık sürmekte. Açlığın sebebi de genellikle toprakların verimsizliği değildir. Sadece o topraklarda barış ve güven yoktur, o kadar. Somali örneğini alalım: 1991den itibaren, aptalca savaşlar tarlaları tahrip etmiş, güven olmayan ortamda köyler, dolayısiyle tarımsal üretim terkedilmiş, peşinden doğal sonuç, AÇLIK gelmiştir.


Somalili aç çocuklar (internetten)

İnsanlık bunun neresinde. Bu kabileler karnını bile doyurmaktan acizler, ama uygar batılılar onlara vatandaşlarını öldürmeleri için ateşli silahları satmakta hiç yüksünmezler.
Politikacıların aldığı ahmakça kararlardan, zavallı insanlar ne kadar sorumludur. Ama taş taş üstünde bırakılmadı Dünyanın birçok kentinde. Binlerce insan öldü ya da açlıkla kıvrandı. 1946’da Nobel Edebiyat ödülünü kazanan Alman yazar Hermann Hesse der ki : “Öldürmekten zevk duyanları hiçbir savaşın kokunçluğu bu zevklerinden vazgeçiremeyecek, savaşın yolaçtığı maddi zararları görmek de savaşı önlemede para etmeyecektir. İnsan davranışlarının yüzde biri bile akılcı nedenlere dayanmaz. İnsan bir davranışın saçmalığına kesinlikle inandığı halde sözkonusu davranışa başvurmaktan geri kalmayabilir. … Kimyagerlerin hayat iksirini keşfedeceklerine ne kadar az inanıyorsam, akılcı yollardan, vaazlarla, örgütlenmelerle ya da propagandalarla Dünya barışının kurulacağına da o kadar az inanıyorum. … Peki ama, günün birinde muhtemel Dünya Barışına hangi yoldan varılacaktır? Buyruklarla ve maddi deneyimler yoluyla değil kuşkusuz; insanlık tarihindeki bütün ilerlemeler gibi, barışa da BİLGİ yoluyla ulaşılacaktır.
Uygarlık, insanların insanlığından çok şey aldı götürdü. Ama insanlığın mutlu geleceği, yine de insanların uygarlaşmasına bağlı.
SONUÇ :
Diyojen ile başlamıştık. Diyojen ile bitirelim:
Diyojen yoksulluk içinde yaşadığı, halka açık yerlerde yatıp kalktığı ve yiyeceğini dilenerek topladığı halde, herkesin aynı şekilde yaşaması gerektiğini savunmamıştır. Onun tek amacı, kişinin en kısıtlı yaşam koşullarında bile, mutlu ve bağımsız olabileceğini göstermek olmuştur. Bunun kaynağı bilgeliktir, Diyojen insanı erdemli yapmaya yaradığı için yalnızca bilgeliğe değer verir, öteki uygarlık değerlerini ise saçma, gereksiz ve anlamsız olarak reddeder.
Gel de 2000 küsür yıl sonra Diyojen’e hak verme !